| Mevlana Halid El-Bağdadî Mewlana Xalidê Bağdayê | |
|---|---|
![]() | |
| Tam adı | Ebü’l-Behâ Ziyâüddîn Hâlid b. Ahmed b. Hüseyn eş-Şehrezûrî el-Kürdî |
| Doğumu | 1779 Süleymaniye , Osmanlı İmparatorluğu (günümüzde Kürdistan Bölgesel Yönetimi) |
| Ölümü | 1827 (47-48 yaşlarında) Şam, Osmanlı İmparatorluğu (günümüzde Suriye) |
| İlgi alanları | Tasavvuf, Sufi metafiziği, Fıkıh, Akaid, Hadis |
| Diğer ad(lar)ı | Mevlana Halidî Zülcenaheyn |
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (Kürtçe: مەولانا خالیدی نەقشبەندی) (D. 1779, Süleymaniye - Ö. 1827, Şam), Kürt asıllı İslâm âlimi, mutasavvıf ve şairdir.
Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî, yaşadığı dönemde ilmî ve fikrî faaliyetleriyle öne çıkan, toplum üzerinde geniş etkiler bırakmış bir mutasavvıftır. Mensup olduğu Nakşibendiyye tarikatının kendi devrinde yaygınlık kazanmasında belirleyici bir rol oynamış; özellikle aktif ve aksiyoner kişiliğiyle tasavvufî düşüncenin farklı bölgelere ulaşmasına katkıda bulunmuştur. Onun bu etkisi, başta Anadolu olmak üzere geniş bir coğrafyada hissedilmiştir.
Hayatı
Hâlid el-Bağdâdî, 1779 yılında Osmanlı İmparatorluğuna bağlı Süleymaniye şehrine bağlı Zerdiyâvâ’da dünyaya gelmiştir. Zerdiyâvâ nahiyesi, Baban Beylerinin önem atfettiği; XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar da nüfusça yoğun ve canlı bir yerleşim merkezi olma özelliğini korumuştur.Süleymaniye bölgesi, dönemin sıcak ve elverişli iklimi sebebiyle özellikle Baban beyleri tarafından yazlık yerleşim yeri olarak tercih edilmekteydi. Mevlânâ Hâlid’in doğum yeri olan Karadağ konusunda kaynaklar arasında herhangi bir ihtilaf bulunmamakla birlikte, doğum tarihine dair farklı bilgiler aktarılmaktadır. Kaynaklarda 1182/1768 ile 1193/1779 yılları arasında değişen tarihler zikredilmekte olup, bu rivayetler arasında yaklaşık on bir yıllık bir fark bulunmaktadır.
Mevlânâ Hâlid’in doğum tarihine dair aktarılan bilgiler, sadece klasik biyografi kaynakları arasında değil, aynı zamanda onunla yakın ilişkisi bulunan akraba ve talebelerinin verdiği rivayetlerde dahi belirgin tutarsızlıklar içermektedir. Bu durum, dönemin kayıt geleneği ve sözlü aktarıma dayalı biyografi anlayışının bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Nitekim onun en yakın öğrencileri arasında yer alan En-Necdî, Mevlânâ Hâlid’in hayatına dair kaleme aldığı bilgilerin doğrudan kendi gözlem ve hatıralarına dayanmadığını özellikle vurgular. En-Necdî, hocasının biyografisine ilişkin malumatı, Mevlânâ Hâlid’i daha önce tanımış bir başka talebeden dinlediğini ifade ederek aktarmakta; bu beyan, kaynaklardaki tarih farklılıklarının nedenlerine ışık tutmaktadır. Bu durum, Mevlânâ Hâlid’in doğum yılına dair 1182/1768 ile 1193/1779 arasında değişen rivayetlerin neden sağlam bir şekilde kesinleştirilemediğini göstermekte; aynı zamanda onun hayatına dair biyografik verilerin titizlikle karşılaştırılmasını zorunlu kılmaktadır.
Mevlânâ Hâlid’in 14 Zilkâde 1242 / 9 Haziran 1827 Cuma günü vefat ettiği tarihi kaynaklarda kesin olarak belirtilmektedir. Ölüm tarihinin bu denli net biçimde tespit edilebilmesi, onun doğum yılına ilişkin rivayetlerin değerlendirilmesinde önemli bir ölçüt sunmaktadır. Kaynaklarda 1182/1768 ile 1193/1779 arasında değişen çok sayıda farklı doğum yılı zikredilse de, yaşam süresi, biyografik olayların kronolojisi ve talebelerinin verdiği bilgiler göz önünde bulundurulduğunda, 1193/1779 tarihini esas alan rivayetlerin diğerlerine nispetle daha tutarlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Mevlânâ Hâlid’in doğumunu 1193 yılına yerleştiren kaynakların, hem tarihî verilerin bütünlüğü hem de onun hayatındaki olayların zamanlaması açısından gerçeğe en yakın bilgiyi aktardıkları kabul edilmektedir.
Mevlânâ Hâlid, Şehrezûr sancağı bölgesinde yerleşik bulunan Câf aşiretinin Mikâilî koluna bağlı, köklü ve itibarlı bir aileye mensuptur. Ailesinin soyunun, halk arasında “şeş engüşt” yani altı parmaklı anlamına gelen lakabıyla tanınan Pîr Mikâil adlı manevî bir şahsiyete dayandığı kabul edilmektedir. Rivayetlere göre Pîr Mikâil, İslam Peygamber'i Muhammed'in damadı ve İslâm tarihinin önde gelen halifelerinden Osman b. Affân’ın soyundan gelmektedir. Bu soy bağı, Bağdâdî ailesinin hem bölgedeki nüfuzunu hem de tarihî köklerini açıklayan önemli bir unsur olarak aktarılmaktadır. Anne tarafından ise önce bölgede “Fatimî Hıdır” adıyla bilinen manevî önder bir şahsiyete, oradan da İslam Halifesi Ali b. Ebutalib'e uzanan bir silsileye dayandırılmaktadır.
Mevlânâ Hâlid’in babasının adının Ahmed, dedesinin ise Hüseyin olduğu erken dönem kaynaklarında açıkça belirtilmesine rağmen, daha sonraki bazı eserlerde bu bilginin hatalı biçimde aktarıldığı görülmektedir. Bazı müellifler, yanlış bir şekilde babasının adını Hüseyin olarak kaydetmiş ve bu hata, Hâlid el-Bağdâdî ve Hâlidiyye geleneğini ele alan ilmî ve akademik çalışmalarda da zaman zaman tekrar edilmiştir.
Ailesi itibarlı bir çevreye mensup olmakla birlikte, Bağdâdî henüz çocuk yaşta babasını kaybetmiş; yetişmesi annesi Fatma Hanım ile ağabeyi Muhammed’in gözetiminde devam etmiştir. Bu dönemde hem aile ortamında destek bulmuş hem de erken yaşlarda medrese eğitimine başlamıştır. Kaynaklarda, Bağdâdî’nin dördü kardeş olmak üzere iki kız ve iki erkek kardeşe sahip olduğu aktarılır. Çocukluk yıllarını Karadağ’da geçirmiştir; ancak bu döneme ilişkin ayrıntılar sınırlı olup, onun bölgenin yöneticilik vasfıyla tanınan bir aileye mensup olduğu genel kabul görmektedir. Gençlik çağına kadar Karadağ’da kalan Bağdâdî, daha sonra ilmî ufkunu genişletmek amacıyla bölgenin önemli eğitim merkezlerinden biri olan Şehrizor’a geçmiştir.
Onun ilmî gelişiminde belirleyici ilk durak, Karadağ’da devrin önde gelen âlimlerinden Şeyh Abdullatif Karadağî’nin ders halkası olmuştur. Bağdâdî, öğrenmeye olan yatkınlığı, keskin kavrayış gücü ve dikkat çekici hafızası sayesinde kısa sürede hocasının en başarılı talebeleri arasına girmiştir. Bu özellikleri, hem hocalarının hem de çevresindeki ilim erbabının dikkatini çekmiş; Şeyh Abdullatif’in de onun ilmî yeteneğine özel bir değer atfetmesine vesile olmuştur.
Bağdâdî’nin ilmî gelişiminde Karadağ’daki ilk hocalarından sonra önemli bir yer tutan diğer iki isim, bölgenin köklü Berzencî ailesine mensup Şeyh Abdürrahim ve kardeşi Şeyh Abdülkerim olmuştur. Bu âlimler Süleymaniye havzasında tanınan şahsiyetler olup, Bağdâdî onların ders halkalarında klasik İslâmî ilimlerin temelini kuvvetlendirmiştir. Tasavvuf sahasına yönelişi ise daha sonraki yıllarda gerçekleşmiş; bu süreçte Şeyh Abdullah Dihlevî’ye intisap ederek manevî terbiyesini onun rehberliğinde tamamlamıştır.
Bağdâdî, öğrencilik dönemine geçmeden önce Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmiş, ardından Arapçanın temel disiplinleri olan sarf ve nahiv ilimlerine dair eserler ile Şâfiî fıkhına ait pek çok klasik metni okumuştur. İlk tahsilini Şehrezor bölgesinin İran sınırına yakın Halepçe ve Biyare kasabalarındaki medreselerde sürdürmüş; burada aldığı eğitim, onun ilmî birikiminin sağlam bir zemin üzerinde yükselmesine katkı sağlamıştır.
Bu süreçte kendisini farklı medrese çevrelerinde geliştirmeye devam eden Bağdâdî, nihayet daha ileri düzey derslerin verildiği Bağdat medreselerine yönelmiştir. Bağdat’ta uzun sayılabilecek bir süre kalarak hem ders okumuş hem de dönemin seçkin âlimleriyle ilmî temas kurmuştur. Ardından İran’da bulunan Sine şehrine giderek Kasım Sendecî’ye ait medresede eğitimine devam etmiş; burada da kelâm ve mantık başta olmak üzere aklî ilimler üzerine çalışmıştır. Bu esnada adı günümüze ulaşmayan birçok âlimden de ders aldığı rivayet edilir.
Eğitim sürecini çeşitli merkezlerde tamamladıktan sonra yeniden Bağdat’a dönmüştür. Bölgenin önemli yöneticilerinden Baban İbrahim Paşa, ona müderrislik teklif etmişse de Bağdâdî bu görevi kabul etmemiştir. Bunun yerine ilim faaliyetlerini sürdürmek için Süleymaniye’ye gitmiş ve burada yaklaşık yedi yıl boyunca medreselerde ders vererek bölgenin ilmî hayatına önemli katkılarda bulunmuştur.
Eğitim Hayatı
Çocukluk yıllarına dair kayıtlar oldukça sınırlı olmakla birlikte, Mevlânâ Hâlid’in ilk dinî bilgilerini ailesinden aldığı bilinmektedir. Temel eğitimini tamamladıktan sonra, Karadağ’ın merkez yerleşimi olan Zerdiyâvâ’daki Şeyh Abdüllatif Medresesi’nde düzenli bir tahsil sürecine başlamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’i hatmetmesinin ardından bölgede medrese geleneğinin bir parçası olarak okutulan “Tasrîfu Zencânî”, “Avâmil-i Cürcânî” ve “el-Muharrer” gibi sarf, nahiv ve Şâfiî fıkhına dair temel metinleri sırasıyla okuyarak tamamlamıştır. Bu eserler, onun klasik İslâmî ilimlerde sağlam bir altyapı kazanmasında belirleyici olmuştur.
Mevlânâ Hâlid’in tahsil hayatının ilk yıllarında babasını kaybetmesi üzerine Zerdiyâvâ’nın en büyük medresesinin sahibi olan Şeyh Abdüllatif b. Ma’ruf’un (ö.1212/1797) oğlu Şeyh Ömer b. Abdüllatif el-Karadağî (ö. 1250/1834), Mevlânâ Hâlid’in eğitim süreciyle yakından ilgilenmiş ve onun gençlik döneminde de rehberliğini sürdürmüştür. Mevlânâ Hâlid’in ilim yolculuğundaki kararlılığını gösteren şu rivayet, Şeyh Ömer’in bu himayesini doğrular niteliktedir: Gençlik çağına erişen Mevlânâ Hâlid, ailesine destek olmak amacıyla medrese eğitimini bırakıp Karadağ’daki Şurta (polis) teşkilatına kaydolmak istemiştir. Ancak onun ilmî kabiliyetinin farkında olan hocası Şeyh Ömer ile babası Şeyh Abdüllatif Karadağî, bu duruma müdahale ederek teşkilata gidip kaydını sildirmiştir. Ardından Mevlânâ Hâlid’i yeniden medreseye dönmesi için ikna etmişlerdir. Bu olay, onun ilim yolunu terk etme düşüncesinin kısa süreli bir tereddüt olarak kaldığını; hocalarının yönlendirmesi ve desteğiyle medrese eğitimine kararlılıkla devam ettiğini göstermektedir.
Gençlik yıllarında devrin pek çok talebesi gibi farklı ilim merkezlerini dolaşan Mevlânâ Hâlid’in, Karadağ’dan ayrıldıktan sonra Süleymaniye havzasındaki Halepçe, Hurmal ve Biyâre medreselerinde eğitim gördüğü bilinmektedir. Bu bölgeler, o dönemde hem ilmî canlılığı hem de köklü medrese geleneğiyle öne çıkan önemli öğrenim merkezleriydi. Onun bu süreçte ders aldığı hocalar arasında, bölgenin seçkin âlimlerinden Şeyh Abdullah Hırpânî (ö. 1254/1838), Molla İbrahim Biyârî (ö. 1250/1834), Şeyh Celalüddin Hurmalî (ö. 1231/1816) ve Seyyid Abdülkerim Berzencî (ö. 1213/1798) gibi dönemin tanınmış müderrisleri bulunmaktadır. Bu hocalar, Süleymaniye medrese geleneğinin önde gelen temsilcileri olup, Mevlânâ Hâlid’in ilmî formasyonunun şekillenmesinde belirleyici rol oynamıştır.
Mevlânâ Hâlid, eğitim hayatının ilerleyen dönemlerinde Köysancak ve Harîr bölgelerindeki çeşitli medreselerde tahsiline devam etti. Bu süreçte “Mollazâde” lakaplı Abdürrahim ez-Ziyarî’den Celâleddîn Devvânî’nin Tehzîbü’l-Mantık üzerine kaleme aldığı Şerhu’l-Celâl adlı eseri okudu. Aynı medresede, ileride en yakın talebesi ve halifelerinden biri olacak Abdürrahman el-Kürdî ile tanışarak güçlü bir dostluk kurdu. Köysancak’taki Abdurrahman el-Celî’nin medresesine de devam eden Mevlânâ Hâlid, hocasının kısa süre sonra vefat etmesi nedeniyle bu dersten fazla istifade edemedi. Bunun ardından ilim yolculuğunu sürdürerek dönemin en önemli ilim merkezlerinden Bağdat’a geçti ve burada Sibğatullah Mavrânî’den fıkıh usulüne dair Muhtasaru’l-Müntehâ Şerhini tahsil etti. Mevlânâ Hâlid’in, eğitim dönemi boyunca medreselerinde müfredat hâlinde okutulan sarf, nahiv, ma‘ânî, beyân, bedî‘, vaz‘, mantık, âdâb, aruz, kâfiye, lügat, münâzara, hikmet, hendese, hey’et, hesap, tasavvuf, fıkıh, hadis, tefsir ve kelâm gibi temel ilimleri ve bunların usullerini sırasıyla tahsil ettiği anlaşılmaktadır. Bunun yanında Arap ve Fars edebiyatına olan vukûfiyeti de onun ilim birikiminin ne kadar geniş olduğunu göstermektedir.
Mevlânâ Hâlid’in 1213/1798 yılında Süleymaniye’de müderrislik görevine başladığı şeklindeki yaygın kabulün aksine, bazı kaynaklarda onun 1798 yılı sonlarında bölgede ortaya çıkan büyük taun salgınından sonra Sine’den geri döndüğü ve 1214/1799 yılında, henüz yirmi bir yaşındayken müderrislik vazifesine başladığı belirtilmektedir. Mevlânâ Hâlid’in, 1784’te kurulan Süleymaniye şehrinden itibaren başta Şeyh Ma‘rûf el-Berzencî (ö.1254/1839), Abdürrahîm Berzencî (ö.1215/1800) ve kardeşi Abdülkerim Berzencî (ö.1213/1798) gibi Berzencî ailesine mensup âlimlerin görev yaptığı Abdurrahman Paşa Medresesi’nde baş müderrislik makamına getirilen ve Berzencî ailesinden olmayan ilk ilim adamı olduğu anlaşılmaktadır.
Şahsiyeti
Mevlânâ Hâlid, 18.yüzyılın sonlarında Süleymaniye bölgesindeki klasik medreselerin ilmî atmosferinde yetişmiş olmakla birlikte, kısa sürede çağdaşlarının çok üzerinde bir ilmî itibar kazanmış ve geniş bir hürmet görmüştür. Hayatı ve kaleme aldığı eserler incelendiğinde, zahiren sakin, sabırlı ve vakur mizacının arka planında güçlü bir dinamizm, sarsılmaz bir azim ve kararlı bir iradenin bulunduğu açıkça görülür. Dîvân’ındaki şiirler ise onun sadece ilim ve irşad yönüyle değil, aynı zamanda incelmiş bir ruh dünyasına, derin bir duyuş ve edebî hassasiyete sahip olduğunu göstermektedir. Bir Müceddidî şeyhi olarak Mevlânâ Hâlid’in ayırt edici özelliklerinin başında, Sünnet’e bağlılık konusundaki hassasiyeti ve Ehl-i sünnet çizgisini titizlikle koruyan duruşu gelir.
Ona göre Sünnet-i seniyye’ye tam bir ittiba, kulun erişebileceği en büyük saadet ve dünyada kazanılabilecek en yüce devletlerden biridir. Mevlânâ Hâlid, gerçek kerâmetin olağanüstü hallerde değil, Sünnet’e uygun yaşamakta tecelli ettiğini vurgular; hatta Sünnet’e bağlı kalmayı, yüzlerce keşif ve kerâmetten daha üstün bir değer olarak görür. Toplumda zayıflamaya yüz tutan dinî duyarlılığı yeniden canlandırma çabası, Sünnet merkezli bir dini hayatı yaygınlaştırması, İslam’ın sembol yapıları olan cami ve medreselerin ihyasına öncülük etmesi ve özellikle medrese ile tekke arasındaki irtibatı güçlendiren ilim–tasavvuf sentezini kurması, onun neden “müceddid” sıfatıyla anıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Bütün bu nitelikler göz önünde bulundurulduğunda Mevlânâ Hâlid’in 19. yüzyılın en etkili ve en dönüştürücü mutasavvıflarından biri olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Mevlânâ Hâlid, hem âlim hem de mutasavvıf kimliğiyle öne çıkmış ve bu yönüyle “zülcenaheyn” (iki kanatlı) lakabıyla anılmıştır. Baban beyleri tarafından Süleymaniye bölgesinin en büyük âlimlerine verilen “Reîsü’l-ulemâ” unvanına layık görülmesi, yaşadığı dönemde kendisine önemli bir ilmî itibar kazandırmıştır. Tasavvuf alanındaki nüfuzu ise, Şah Abdullah Dihlevî’nin kendisine verdiği “Hilâfet-i Tâmme” ve “Mevlânâ” unvanlarıyla pekişmiştir.
Nakşbendiyye başta olmak üzere Kâdiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye tarikatlarından icazet sahibi olması sebebiyle “câmiʿu’t-turuk” (tarikatları birleştiren) olarak nitelendirilmiştir. Bu çok yönlü tasavvufî yetkinliği sayesinde Mevlânâ Hâlid, Ortadoğu’da az sayıda mutasavvıfa nasip olan geniş bir şöhrete ulaşmıştır. En-Necdî, Asfa’l-mevârid min silsâli ahvâli’l-İmam Hâlid adlı eserinde Mevlânâ Hâlid’i, Abdülkadir Geylânî ve Cüneyd-i Bağdadî gibi büyük mutasavvıflarla kıyaslayarak, döneminin “kutbu” olarak tanımlar. Bu değerlendirmeler, onun XIX. yüzyıl İslam dünyasındaki etkili konumunu ortaya koymaktadır.
Ailesi
Kaynaklar ve mevcut arşiv belgeleri Mevlânâ Hâlid’in üç eşinin bulunduğunu göstermektedir. Abdülkerim Müderris’e göre Mevlânâ Hâlid’in eşlerinden biri Kürt, ikisi ise Arap asıllıdır. Müderris, ilk eşinin Mikailî aşiretine mensup Yusuf Ağa’nın kızı olduğunu, ikinci evliliğini Bağdat’ta yaptığını, üçüncü eşinin ise Şam’daki halifelerinden İsmail Ğazzî’nin kız kardeşi olduğunu belirtir. Abdülkerim Müderris’in Mikailî aşiretinden Yusuf Ağa’nın kızı olarak zikrettiği eşin, kaynaklarda ve arşiv belgelerinde Siti veya Hatice adıyla geçen kişi olduğu değerlendirilmektedir. Bağdat’ta evlendiği eşinin adına ise mevcut kaynaklarda rastlanmamaktadır. Kaynaklarda, Mevlânâ Hâlid’in eşlerinden ikisinin onun vefatından kısa bir süre sonra, birinin ise daha sonraki bir tarihte hayatını kaybettiği ifade edilmektedir. Ancak arşiv belgelerinde yer alan bilgilere göre, eşlerinden birinin erken yaşta vefat ettiği, Aişe Hanım ile Siti Hanım’ın ise uzun bir ömür sürdüğü anlaşılmaktadır.
Mevlânâ Hâlid’in Abdurrahman, Bahauddin, Şihabuddin, Necmuddin ve Fatıma adlarında beş çocuğu olmuştur. Erkek çocuklarının tamamı ilk eşinden, kızı Fatıma ise Şam’daki halifesi İsmail Ğazzî’nin kız kardeşi Aişe Hanım’dan dünyaya gelmiştir. Erkek çocuklarından Şihabuddin’in Urfa’da vefat ettiği bilinmektedir. Diğer oğullarından Muhammed Bahauddin, Hicri 28 Şevval 1242 tarihinde henüz beş yaşındayken; Abdurrahman ise aynı yılın zilkâde ayının ilk günlerinde altı yaşındayken Şam’da taun hastalığından vefat etmiştir. Kızı Fatıma, Mevlânâ Hâlid’in vefatından yaklaşık bir yıl önce Şam’da doğmuştur. Son çocuğu Necmuddin ise Mevlânâ Hâlid’in vefatından birkaç ay sonra, annesinin Şam’dan Süleymaniye’ye dönüşü sırasında yolda dünyaya gelmiştir. Necmuddin, Şeyh Abdulfettah Akrî ve amcası Şeyh Mahmud Sahib’in yanında ilmî ve tasavvufî eğitim almış, daha sonra irşad faaliyetleriyle görevlendirilmiştir. Şeyh Necmuddin, 1270/1853 yılında, yirmi sekiz yaşındayken Şam’da vefat etmiştir. Mevlânâ Hâlid’in çocukları arasında en uzun süre yaşayanı kızı Fatıma olmuş, Fatıma 45 yaşında vefat etmiştir.
Vefatı ve Türbesi
Mevlânâ Hâlid, hac dönüşünden yaklaşık bir yıl sonra, 11 Zilkâde 1242 Salı günü Şam’da yaygın olan taun hastalığına yakalanmış; 14 Zilkâde 1242 (9 Haziran 1827) Cuma günü Şam’da vefat etmiştir. Kaynaklarda, Bağdat’tan Şam’a gitmek üzere ayrıldığı sırada Ubeydullah Haydarî’nin babasına, kendisinin ve onun yakın bir zamanda vefat edeceklerine dair işaretlerde bulunduğu aktarılmaktadır. Ayrıca Mevlânâ Hâlid’in, vefatından bir süre önce Şam’daki halifelerinden Şeyh İsmail Ğazzî’ye söylediği “Biz Şam’a ölmeye geldik” sözü, bu bağlamda dikkat çekici kabul edilmektedir.
Oğulları Muhammed Bahauddin ve Abdurrahman’ın peş peşe vefatlarının ardından, kendi kabrinin de kazılmasını istediği ve bu görevi halifelerinden Abdulkadir ed-Dimlânî’ye verdiği belirtilir. Vefatından önce çevresindekiler ve aile fertleriyle helalleştiği, kendisine emanet edilen eşyaları sahiplerine teslim ettiği ve ailesi ile tarikatın geleceğine dair vasiyette bulunduğu kaydedilmektedir. Vasiyetine göre, Mevlânâ Hâlid’in ailesiyle ilgilenme ve hizmetlerini yürütme göreviyle birlikte ilk postnişin olarak Şeyh İsmail Enârânî görevlendirilmiş; onun ardından sırasıyla Şeyh Muhammed Nasıh, Şeyh Abdulfettah Akrî ve Şeyh İsmail Ğazzî’nin bu görevi sürdüreceği belirtilmiştir.
Vefatına yakın bir dönemde Şam’daki talebelerinden İbn Âbidîn, art arda gördüğü bir rüyayı Mevlânâ Hâlid’e anlatmıştır. Rüyada Osman bin Affan’ın vefat ettiği ve cenaze namazını İbn Âbidîn’in kıldırdığı görülmüştür. Mevlânâ Hâlid bu rüyayı, kendi vefatının yaklaştığı ve cenaze namazını İbn Âbidîn’in kıldıracağı şeklinde yorumlamış; bunu, Osman bin Affan’ın soyundan geldiğini ifade ederek açıklamıştır. Kaynaklarda, Mevlânâ Hâlid’in vefat edeceği gece abdest alarak ibadetle meşgul olduğu, “Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına gir, cennetime gir” meâlindeki ayeti okuyarak ruhunu teslim ettiği nakledilir. Tekfin ve teçhiz işlemlerinin halifelerinden Şeyh İsmail Enârânî, Şeyh Muhammed Nasıh, Abdulfettah Akrî ve Şeyh Muhammed Salih tarafından gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Cenazesi sabah namazının ardından Emeviyye Camii’ne getirilmiş ve kalabalık bir cemaatin katılımıyla cenaze namazı kılınmıştır. Bisârânî, cenaze namazının Şam’ın muhaddislerinden Abdurrahman Küzberî tarafından Emeviyye Camii’nde çok sayıda kişinin iştirakiyle kıldırıldığını kaydetmektedir.
Mevlânâ Hâlid’in vefatından yaklaşık on beş yıl sonra, halifelerinden Muhammed el-Firakî’nin girişimleriyle Sultan Abdülmecid tarafından 1258/1842 yılında, Mevlânâ Hâlid’in defnedildiği yerde bir tekke, mescid ve türbe inşa edilmesi emredilmiş ve bu amaçla gerekli mali kaynak tahsis edilmiştir. Mevlânâ Hâlid’in âsitânesi; orta bölümde yer alan türbe, doğusunda tevhidhâne-mescid ve üç hücre ile batı kısmında bulunan üç mekândan oluşan tekke yapılarıyla birlikte 1262/1846 yılında tamamlanmıştır.
Türbenin inşasının ardından, bu sürecin başından itibaren görev alan Muhammed el-Firakî, Mevlânâ Hâlid’in ilk türbedarı olarak atanmıştır. Firakî’den sonra türbedarlık ve bevvablık görevlerini Mevlânâ Hâlid’in oğlu Şeyh Necmuddin, Hacı Hasan Efendi ve Hızır Efendi gibi Hâlidî mensuplarının yürüttüğü kaydedilmektedir. Mevlânâ Hâlid’in türbesi, ilerleyen yıllarda çeşitli onarımlar ve restorasyonlardan geçirilmiştir. 1329/1911 yılında Kâbe-i Muazzama örtülerinden birinin türbeye hediye edilmesi, Osmanlı devlet erkânının Mevlânâ Hâlid ve Hâlidî çevrelere olan ilgisinin sürdüğüne işaret etmektedir. Kaynaklarda, Mevlânâ Hâlid’in mezarının türbe hâline getirilmesini istemediği ve bunu vasiyetinde ifade ettiği belirtilmektedir. Buna rağmen türbenin inşa edilmiş olması, bu kararın şahsi bir girişimden ziyade merkezî idarenin tasarrufu ile alındığı yönünde değerlendirmelere yol açmıştır. Bu çerçevede, türbe inşasına ilişkin sürecin takibinin Muhammed el-Firakî’ye, resmî iş ve işlemlerin ise Bağdat valiliğinden Suriye valiliğine atanan Gürcü Necip Paşa’ya verildiği ileri sürülmektedir.
Mevlânâ Hâlid adına bir türbe inşa edilmesi kararının, bölgede Kölemenler ve bazı Kürt beyliklerinin hâkimiyetinin sona erdiği bir döneme rastlaması da dikkat çekmektedir. Bu durum, söz konusu kararın, oluşan idarî ve siyasî boşluğun Osmanlı Devleti’ne yakınlığıyla bilinen Hâlidî şeyhleri aracılığıyla doldurulması düşüncesiyle bağlantılı olabileceği şeklinde yorumlanmaktadır.
Notlar
- Şeyh Abdüllatif Karadâğî’nin (ö.1212/1797) 1163/1750 tarihinde Karadağ’a yerleştiği ve dönemin Baban Beyi tarafından Zerdiyâvâ’da bulunan büyük medreseye müderris olarak tayin edildiği kaydedilir.
- Hilafet şeyhlik makamının unvanı olarak kullanılan bir tabirdir. Hilâfet-i Tâmme ise bir mürşidin terbiyesinden geçen sâlikin müstakil olarak yetkili ve izinli kılınması anlamında bir tabirdir.
- 1779 doğumlular
- Süleymaniye doğumlular
- Kürt mutasavvıflar
- Evliyalar
- Nakşibendilik
- 18. yüzyıl Iraklı şairleri
- 19. yüzyıl Iraklı şairleri
- 1827'de ölenler
- Şam'da ölenler
- Vebadan ölenler
- Şafiiler
- Kürt âlimler
