Marksizm, sınıf ilişkilerini ve toplumsal çatışmayı anlamak için tarihsel gelişimin diyalektik materyalist bir yorumu olan tarihsel materyalizmi kullanan bir siyasi felsefe ve sosyoekonomik analiz yöntemidir. 19. yüzyıl Alman filozofları Karl Marx ve Friedrich Engels'in çalışmalarından doğan Marksist yaklaşım, sınıf mücadelesini tarihsel değişimin temel itici olarak görür.
Marksist analiz, bir toplumun ekonomik üretim biçimini, o toplumun toplumsal, siyasi ve entelektüel yaşamının temeli olarak görür; bu yaklaşım, altyapı ve üstyapı modeli olarak bilinir. Kapitalizm eleştirisinde Marksizm, üretim araçlarına sahip olan egemen sınıfın (burjuvazinin), yaşamak için emek gücünü satmak zorunda olan işçi sınıfını (proletaryayı) sistematik biçimde sömürdüğünü savunur. Marx'a göre bu ilişki yabancılaşmaya, tekrarlayan ekonomik krizlere ve giderek artan sınıf çatışmasına yol açar. Marx, bu iç çelişkilerin sonunda proleter bir devrimi tetikleyeceğini, kapitalizmin devrilmesi ve sosyalist bir üretim tarzının kurulmasıyla sonuçlanacağını öne sürmüştür. Marksistler için bu geçiş, sınıfsız, devletsiz bir komünist topluma doğru zorunlu bir aşamadır.
Marx'ın ölümünden bu yana fikirleri çok sayıda düşünür ve siyasi hareket tarafından geliştirilip uyarlanmış ve bunun sonucunda çok çeşitli düşünce okulu ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılda içlerinde en öne çıkanı, Vladimir Lenin'in ölümünden sonra geliştirilen ve Sovyetler Birliği ile diğer Marksist devletlerin resmi ideolojisi haline gelen Marksizm-Leninizm olmuştur. Buna karşılık Batı Marksizmi, Marksist hümanizm ve liberteryen Marksizm gibi çeşitli akademik ve muhalif gelenekler, genellikle devlet sosyalizmine eleştirel yaklaşmış ve kültür, felsefe ve bireysel özgürlük gibi konulara odaklanmıştır. Marksizmin bu geniş ve çeşitli dallara ayrılmış evrimi, tek ve kesin bir Marksist teorinin olmadığı anlamına gelir.
Marksizm, modern tarihin en etkili ve tartışmalı düşünsel geleneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Dünya çapında devrimlere, toplumsal hareketlere ve siyasi partilere ilham kaynağı olmuş; aynı zamanda çok sayıda akademik disiplinin şekillenmesinde de etkili olmuştur. Yabancılaşma, sömürü ve sınıf mücadelesi gibi Marksist kavramlar, sosyoloji ve edebiyat eleştirisinden siyaset bilimi ve kültürel çalışmalara kadar birçok alanı etkileyerek sosyal bilimler ve beşeri bilimlerin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Marksist fikirlerin yorumu ve uygulanışı, hem siyasi hem de akademik düzeyde yoğun tartışmaların konusu olmaya devam etmektedir.
Temel kavramlar
Marksizm, belirli bir toplumdaki toplumsal olguları, insanın maddi ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olan maddi koşulları ve ekonomik faaliyetleri çözümleyerek açıklamaya çalışır. Ekonomik örgütlenme biçimi veya üretim tarzının, daha geniş toplumsal ilişkiler, siyasi kurumlar, hukuk sistemleri, kültürel yapılar, estetik anlayışlar ve ideolojiler gibi diğer tüm toplumsal olguları etkilediğini varsayar. Bu toplumsal ilişkiler ve ekonomik sistem birlikte altyapı ve üstyapı olarak adlandırılan bir bütün oluşturur. Üretici güçler (teknoloji gibi) geliştikçe, mevcut üretim biçimleri geçerliliğini yitirir ve daha fazla ilerlemenin önünde engel oluşturur. Karl Marx bu durumu şöyle ifade etmiştir: "Toplumun maddi üretici güçleri, gelişimlerinin belirli bir aşamasında o zamana dek içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkileriyle veya bunun hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girerler. Üretici güçlerin gelişim biçimleri olan bu ilişkiler, onların prangalarına dönüşür. Ardından bir toplumsal devrim çağı başlar."
Bu tür verimsizlikler, toplumda sınıf mücadelesi düzeyinde çözümü aranan toplumsal çelişkiler olarak kendini gösterir. Bu mücadele, kapitalist üretim tarzında üretim araçlarına sahip olan azınlık (burjuvazi) ile mal ve hizmet üreten nüfusun büyük çoğunluğu (proletarya) arasında gerçekleşir. Marksist düşünce, toplumsal değişimin birbirleriyle çelişen farklı sınıflar arasındaki mücadeleden kaynaklandığı varsayımından yola çıkarak,kapitalizmin proletaryayı sömürdüğü ve ezdiği sonucuna varır ve dolayısıyla kapitalizmin kaçınılmaz olarak bir proletarya devrimine yol açacağı öngörüsünde bulunur.Sosyalist bir toplumda, üretim araçlarındaki özel mülkiyet yerini kooperatif mülkiyete bırakacaktır.Sosyalist bir ekonomi, üretimi özel kâr yaratmak amacıyla değil, insan ihtiyaçlarını karşılama ölçütüne —yani kullanım için üretim ilkesine— göre düzenler. Friedrich Engels bu durumu şöyle açıklar: "Ürünün önce üreticiyi, sonra da sahip olanı köleleştirdiği kapitalist mülkiyet biçiminin yerini, modern üretim araçlarının doğasına dayanan yeni bir mülkiyet biçimi almıştır; bir yanda üretimin sürdürülmesi ve genişletilmesi aracı olarak doğrudan toplumsal mülkiyet, diğer yanda geçim ve zevk aracı olarak doğrudan bireysel mülkiyet." şeklinde açıklamıştır.
Marksist ekonomi savunucuları, kapitalizmi ekonomik olarak sürdürülemez ve halkın yaşam standartlarını iyileştirmede yetersiz bir sistem olarak düşünürler. Bunun sebebi, kapitalizmin azalan kâr oranlarını telafi edebilmek için işçilerin ücretlerini ve sosyal yardımlarını kısmak, buna paralel olarak da askeri saldırganlığı artırmak zorunda kalmasıdır. Sosyalist üretim biçimi, işçilerin devrimi yoluyla insanlığın üretim biçimi olarak kapitalizmin yerini alacaktır. Marksist kriz teorisine göre, sosyalizm kaçınılmaz değil, ekonomik bir zorunluluktur.
Tarihsel materyalizm
— Rus Marxist kuramcı ve devrimci Vladimir Lenin, 1913
Marksizm, Marx ve Engels'in "materyalist tarih anlayışı" adını verdiği ve sonradan "tarihsel materyalizm" olarak bilinen materyalist bir metodolojiyi kullanarak toplumsal gelişme ve değişimin altında yatan nedenleri, insanların geçimlerini sağladıkları kolektif yöntemler perspektifinden analiz eder. Marx bu kuramın açıklamasını Alman İdeolojisi (1845) ve Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859) adlı eserlerinin önsözünde sunmuştur. Bir toplumun tüm kurucu özelliklerinin (toplumsal sınıflar, siyasi piramit ve ideolojiler) ekonomik faaliyetten kaynaklandığı ve altyapı ve üstyapı olarak adlandıran yapıyı oluşturduğu varsayılır. Altyapı ve üstyapı metaforu, insanların toplumsal varoluşlarını ürettikleri ve yeniden ürettikleri toplumsal ilişkilerin bütününü tanımlar. Marx'a göre, "insanların erişebildiği üretici güçlerin toplamı, toplumun durumunu belirler" ve bu da toplumun ekonomik temelini oluşturur.
Altyapı, emek, üretim araçları ve üretim ilişkileri gibi maddi üretici güçleri, yani üretim ve dağıtımı düzenleyen toplumsal ve siyasi düzenlemeleri içerir. Bu ekonomik altyapıdan, hukuki ve siyasi "toplumsal bilinç biçimlerini" şekillendiren bir üstyapı yükselir. Maddi üretici güçlerin gelişimiyle üretim ilişkileri arasındaki çatışmalar, toplumsal devrimleri tetikler ve ekonomik temeldeki değişimler, üstyapının da toplumsal dönüşümünü beraberinde getirir.
Altyapı ve üstyapı arasındaki ilişki, altyapının başlangıçta üstyapıyı doğurması ve bir tür toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturması bakımından refleksiftir. Yeni oluşan bu toplumsal örgütlenmeler daha sonra hem altyapı hem de üstyapının üzerinde tekrar etkide bulunabilir. Yani bu ilişki statik olmaktan ziyade diyalektiktir; çatışma ve çelişkilerle ifade edilir ve bunlar tarafından yönlendirilir. Engels şöyle açıklamıştır: "Bugüne kadar var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir. Özgür insan ve köle, patrici ve pleb, toprak ağası ve serf, lonca ustası ve kalfa, kısacası ezen ve ezilen, birbirleriyle sürekli karşıtlık içinde olmuşlardır; bu çatışma kimi zaman gizli, kimi zaman açık biçimde sürmüş ve her seferinde ya toplumun devrimci bir yeniden kuruluşuyla ya da çatışan sınıfların ortak çöküşüyle sonuçlanmıştır."
Marx, tekrarlayan sınıf çatışmalarını insanlık tarihinin itici gücü olarak görüyordu, çünkü bu çatışmalar Batı Avrupa'da belirgin geçiş aşamaları olarak ortaya çıkmıştı. Buna göre Marx, insanlık tarihini, üretim ilişkilerinin gelişimi bakımından dört aşamalı bir yapı olarak tanımlamıştır:
- İlkel komünizm: işbirliğine dayalı kabile toplulukları.
- Köleci toplum: kabileden şehir devletine geçişle birlikte aristokrasinin doğuşu.
- Feodalizm: Aristokratların egemen sınıf olduğu, tüccarların burjuvazi olmaya başladığı.
- Kapitalizm: Burjuvazinin hakim sınıf olduğu ve proletaryayı istihdam ettiği aşama.
Her ne kadar tarihsel materyalizm, "tarihin materyalist kuramı" olarak adlandırılsa da Marx, tarihin evrensel bir anahtarını bulduğunu ve materyalist tarih anlayışının "halkın hangi tarihsel koşullar içinde bulunduğuna bakılmaksızın kaderin her topluma dayattığı genel bir tarihsel-felsefi yasa” olduğunu iddia etmemiştir. "Tarihsel koşullar ne olursa olsun, her millete kaderin yüklediği bir şeydir." Marx, 1877'de Rus gazetesi Otechestvennye Zapiski editörüne yazdığı bir mektupta, fikirlerinin Avrupa'daki somut tarihsel koşulların analizine dayandığını açıklamıştır.
Kapitalizm eleştirisi
Marksist kuramcı ve devrimci sosyalist Vladimir Lenin'e göre, "Marksizmin temel içeriği" "Marx'ın ekonomik doktriniydi." Ona göre, Marx, kapitalist burjuvazi ile onların iktisatçılarının, "kapitalistin ve işçinin çıkarlarının ... bir ve aynı olduğu" yalanını nasıl yaydıklarını göstermiştir. Bunu da, "üretici sermayenin olabildiğince hızlı büyümesinin" zengin kapitalistler ve işçiler için en iyisi olduğunu, çünkü bunun onlara istihdam sağladığını öne sürerek yaptıklarına inanıyordu.
Sömürü, emek fazlası meselesidir—yani bir kişinin kendisine mal olarak dönen miktarın daha fazlasının üretimi için harcadığı emek. Sömürü, her sınıflı toplumun sosyoekonomik bir özelliği olmuştur ve toplumsal sınıfları birbirinden ayıran temel özelliklerden biridir. Bir toplumsal sınıfın üretim araçlarını kontrol etme gücü, diğer sınıfları sömürmesini mümkün kılar. Kapitalizm altında, emek değer teorisi geçerlidir: bir metanın değeri, onu üretmek için toplumsal olarak gerekli emek zamana eşittir. Bu koşullar altında, artı değer (yani üretilen değer ile bir işçinin aldığı değer arasındaki fark) emek fazlası ile eş anlamlıdır ve böylece kapitalist sömürü, işçiden artı değer elde edilmesi biçiminde gerçekleşir.
Kapitalizm öncesi ekonomilerde, işçi sömürüsü fiziksel zor yoluyla sağlanıyordu. Kapitalist üretim biçiminde, işçiler üretim araçlarına sahip değildir ve yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için bir kapitalistle "gönüllü" olarak sömürücü bir çalışma ilişkisine girmek zorundadırlar. İşçinin bu tür bir işe girişi gönüllüdür çünkü hangi kapitalist için çalışacağını kendisi seçer. Ancak işçi ya çalışır ya da aç kalır. Dolayısıyla sömürü kaçınılmazdır ve kapitalist bir toplumda bir işçinin gönüllü biçimde yer alması bir yanılsamadır; sömürüye neden olan dolaşım değil, üretimin kendisidir. Marx, kapitalizmin doğası gereği işçiyi aldatmadığını vurgulamıştır.
Yabancılaşma, (Almanca: Entfremdung) kapitalizmin sistematik bir sonucu olarak insanların insani özlerinden kopmasıdır. Kapitalizmde, üretimin meyveleri, başkalarının ürettiği fazlaya el koyan ve yabancılaşmış işçiler yaratan işverenlere aittir. Marx'a göre yabancılaşma, işçinin kapitalizmdeki durumunun nesnel bir tanımıdır; işçilerin bu durumun farkında olması, yabancılaşmanın varlığı için ön koşul değildir.
Marx, eleştirilerinin yanı sıra, kapitalizmin bazı sonuçlarını da övmüştür. Ona göre kapitalizm, "önceki tüm nesillerin toplamından daha büyük ve daha muazzam üretici güçler yaratmıştır" ve "bütün feodal, ataerkil düzenlemelere son vermiştir."
Toplumsal sınıflar
Marx, toplumsal sınıfları iki ölçüte göre ayırır: üretim araçlarının mülkiyeti ve başkalarının emek gücü üzerinde kontrol sahibi olma. Mülkiyet ilişkilerine dayalı sınıf ölçütüne göre Marx, kapitalist üretim tarzındaki toplumsal tabakalaşmayı şu toplumsal gruplar üzerinden tanımlar:
- Proletarya: "Kendi üretim araçlarına sahip olmayan, yaşamak için emek güçlerini satmak zorunda kalan modern ücretli emekçiler sınıfı." Kapitalist üretim biçimi, işçinin emeği aracılığıyla, aldığı ücretten daha büyük bir artı değer üretmesi nedeniyle burjuvazinin proletaryayı sömürmesine olanak veren koşulları oluşturur.
- Lümpen proletarya: Suçlular, serseriler, dilenciler ve fahişeler gibi toplumun dışladığı, herhangi bir siyasi veya sınıf bilinci bulunmayan kesim. Marx'a göre, ulusal veya uluslararası herhangi bir ekonomik meseleyle ilgilenmeyen, proletaryanın bu özel alt bölümü, nihai toplumsal devrimde hiçbir rol oynamayacaktır.
- Burjuvazi: "Üretim araçlarına sahip olan" ve proletaryadan emek gücü satın alarak proletaryayı sömüren sınıf. Kendi içinde burjuvazi ve küçük burjuvazi olarak ikiye ayrılır.
- Küçük burjuvazi: çalışan ve az miktarda emek gücü satın alabilenler (yani küçük işletme sahipleri, köylüler, toprak ağaları ve ticaret işçileri). Marksizm, üretim araçlarının sürekli olarak yeniden icat edilmesinin sonucunda küçük burjuvazinin yok olup, orta sınıftan proletaryaya düşeceğini öngörür.
- Toprak sahipleri: Tarihsel açıdan önemini koruyan, belirli bir servet ve güç birikimini sürdüren sınıf.
- Köylülük ve çiftçiler: Örgütlenme ve sosyoekonomik dönüşüm yaratma kapasitesinden yoksun, bir kısmı zamanla proletaryaya dahil olacak, bir kısmı da toprak sahibi olacak dağınık bir sınıf.
Sınıf bilinci, bir toplumsal sınıfın kendisi ve toplumsal dünya hakkında sahip olduğu farkındalığını ve kendi çıkarları doğrultusunda rasyonel bir şekilde hareket etme kapasitesini ifade eder. Marx'a göre, bir toplumsal sınıfın başarılı bir devrimi ve dolayısıyla proletarya diktatörlüğünü gerçekleştirebilmesi için sınıf bilincine sahip olması gerekir.
Marx, ideoloji kavramının açıkça tanımını yapmadan, onu toplumsal gerçekliğin imgelerinin üretimini ifade etmek için kullanmıştır. Engels'e göre, "ideoloji, sözde düşünür tarafından gerçekten de bilinçli olarak gerçekleştirilen bir süreçtir, ancak yanlış bir bilinçle. Onu harekete geçiren esas itici güçler onun için bilinmez kalır; yoksa bu, ideolojik bir süreç olmazdı. Dolayısıyla düşünür, sahte veya yanıltıcı itici güçler hayal eder."
Egemen sınıf, toplumun üretim araçları üzerinde kontrol sahibi olduğundan, toplumun üstyapısı da (yani egemen toplumsal fikirler) egemen sınıfın çıkarları doğrultusunda şekillenir. Marx, Alman İdeolojisi adlı eserinde şöyle der: "egemen sınıfın fikirleri, her çağda egemen fikirlerdir; yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen entelektüel gücüdür."Siyasi ekonomi terimi başlangıçta kapitalist sistemdeki ekonomik üretimin maddi koşullarının incelenmesini ifade ediyordu. Marksizm'de siyasi ekonomi, üretim araçlarının, özellikle de sermayenin ve bunun ekonomik faaliyet biçiminde tezahürünün incelenmesidir.
— Kübalı devrimci and Marxist–Leninist siyasetçi Fidel Castro Marksizmi keşfetmek üzerine, 2009
Bu yeni düşünce biçimi, sosyalistlerin, üretim araçlarının (yani endüstriler, toprak, doğal zenginlikler, ticaret aygıtları ve toplumsal zenginlik) ortak mülkiyetinin kapitalizm altında yaşanan sömürü koşullarını ortadan kaldıracağına olan inançlarından doğmuştur. Marksistlere göre bir sınıfın diğerine boyun eğdirme aracı olandevlet, işçi sınıfı devrimi yoluyla ele geçirilerek bugüne kadar egemen olan sermaye sınıfının iktidarını bastırmak için kullanılır ve bu sayede Marksistlerin gerçek demokrasi olarak gördüğü komünizm toplumu yaratılır. Bağımsız hareket eden birçok aktörün kâr etme güdüsüyle rekabet etmesi yerine insan ihtiyacı ve toplumsal iyileşme üzerine işbirliğine dayanan bir ekonomi, Marx'ın bugüne kadar var olan tüm tarihin temel bölünmesi olarak gördüğü sınıflı toplumunun da sonu anlamına gelir. Marx kapitalist toplumun özünü, küçük bir azınlığın toplumun çoğunluğunu sömürdüğü bir köle toplumundan pek de farklı görmemiştir.
Üretim araçlarının ortak mülkiyetiyle birlikte kâr amacı da ortadan kalkar ve onun yerini insan refahını artırma amacı ortaya çıkar. İşçilerin ürettiği artı değer tüm toplumun ortak malı olduğundan, üretici ve el koyan sınıflar da yoktur. Ayrıca devlet, ilk egemen sınıfların ekonomik ayrıcalıklarını korumak için tuttukları hizmetkârlardan doğduğu için bu koşullar ortadan kalktığında kendi varlık nedenini yitirerek sönümlenecektir.
Komünizm, devrim ve toplum
The Oxford Handbook of Karl Marx kitabına göre: “Marx, kapitalizm sonrası toplumu tanımlamak için birçok terim kullanmıştır: olumlu hümanizm, sosyalizm, komünizm, özgür bireysellik alanı, üreticilerin özgür birliği gibi. Bu terimleri tamamen birbirinin yerine geçecek şekilde kullanmıştır. ‘Sosyalizm’ ile ‘komünizmin’ birbirinden ayrı tarihsel aşamalar olduğu düşüncesi, onun eserlerinde geçmemekte ve Marksist literatüre Marx'ın ölümünden sonra girmiştir.”
Ortodoks Marksist teoriye göre, çağdaş toplumda kapitalizmin sosyalist bir devrimle yıkılması kaçınılmazdır. Sosyalist bir devrimin kaçınılmazlığı birçok farklı Marksist düşünce ekolü arasında tartışmalı bir konu olsa da, tüm Marksistler sosyalizmin bir zorunluluk olduğuna inanır. Marksistler, sosyalist bir toplumun, kapitalist muadilinden halkın çoğunluğu için çok daha iyi olduğunu savunurlar. Rus Devrimi'nden önce Vladimir Lenin şöyle yazmıştı: " Üretimin toplumsallaşması, üretim araçlarının toplumun malı haline gelmesine yol açacaktır. ... Bu dönüşüm, doğrudan emek üretkenliğinde muazzam bir artışa, çalışma saatlerinin azalmasına ve küçük ölçekli, ilkel, dağınık üretimin kalıntılarının, kalıntılarının kolektif ve gelişmiş emekle değiştirilmesine yol açacaktır." 1905 Rus Devrimi'nin başarısızlığı, sosyalist hareketlerin I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine direnememesiyle birlikte, Marx'ın kriz teorisinin değerlendirilmesi ve emperyalizm teorisinin formüle edilmesi yönünde Lenin ve Rosa Luxemburg'un yenilenen teorik çabalarına ve değerli katkılarına yol açtı.
Ortodoks Marksist teoriye göre, çağdaş toplumda kapitalizmin sosyalist bir devrimle yıkılması kaçınılmazdır. Son bir sosyalist devrim kaçınılmazlığı birçok farklı Marksist düşünce okulu arasında tartışmalı bir konu olsa da, tüm Marksistler sosyalizmi bir zorunluluk olarak görürler. Marksistler, sosyalist bir toplumun, nüfusun büyük çoğunluğu için kapitalist muadilinden çok daha iyi olduğunu savunur. Rus Devrimi'nden önce Vladimir Lenin şöyle yazmıştı: "Üretimin toplumsallaşması, üretim araçlarının toplumun mülkiyetine dönüştürülmesini zorunlu kılacaktır. ... Bu dönüşüm, doğrudan emek üretkenliğinde muazzam bir artışa, çalışma saatlerinin azaltılması ve küçük ölçekli, ilkel, dağınık üretimsel yıkıntıların, kolektif ve iyileştirilmiş işgücü ile değiştirilmesiyle sonuçlanacaktır."1905 Rus Devrimi'nin başarısızlığı ve sosyalist hareketlerin I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesine direnenememesi, Lenin ve Rosa Luxemburg'un Marx'ın kriz teorisini değerlendirme ve emperyalizm teorisini formüle etme çabalarına yol açmıştır.
Demokrasi
Karl Marx, Sanayi Devrimi sırasında işçilerin içinde bulunduğu eşitsiz sosyoekonomik koşulların yurttaşların demokratik iradesini zayıflattığı gerekçesiyle liberal demokrasiyi yeterince demokratik olmamakla eleştirmiştir. Marksistler demokrasiye ilişkin görüşlerinde farklılık gösterirler.[sayfa gerekli]Marksizmdeki demokrasi türleri arasında Sovyet demokrasisi, Yeni Demokrasi ve tüm süreçte halk demokrasisi yer alır ve emek fazlasının nasıl organize edileceğine dair oylama yapılmasını da kapsayabilir.Demokratik merkeziyetçilik ilkesine göre, parti içinde oylama yoluyla varılan siyasi kararlar partinin tüm üyeleri için bağlayıcıdır. Karl Marx, ifade özgürlüğünü ve basın özgürlüğünü demokrasinin gereklilikleri olarak görüyordu.
Düşünce okulları
Bir düşünce okulu olarak Marksizm, toplum ve akademi üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Bugüne kadar antropoloji,arkeoloji,sanat teorisi,kriminoloji,kültürel çalışmalar,ekonomi,eğitim,etik, film teorisi,coğrafya,tarihyazımı, edebiyat eleştirisi,medya çalışmaları,felsefe, siyaset bilimi, siyasi ekonomi, psikanaliz,bilim çalışmaları,sosyoloji,tiyatro ve şehir planlaması dahil olmak üzere birçok alanda etkili olmuştur.
Klasik Marksizm
Klasik Marksizm, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından açıklanan sosyo-ekonomik-politik kuramların tamamını ifade eder.Ernest Mandel'in belirttiği gibi, "Marksizm her zaman açık, eleştirel ve özeleştireldir." Klasik Marksizm, Marksizmin genel kabul gören anlamı ile Marx'ın bizzat savunduğu görüşler arasında ayrım yapar. 1883'te Marx, Marksist ilkeleri temsil ettiğini iddia eden damadı Paul Lafargue ve Fransız işçi lideri Jules Guesde'ye yazdığı mektupta onları "devrimci laf cambazlığı" yapmakla suçlamış ve reformist mücadelenin değerini inkâr etmiştir. Bu mektuptan, Marx'ın şu ünlü sözü türemiştir: “Eğer onların savundukları Marksizm ise, o halde kesin olan bir şey var; ben Marksist değilim."
Liberteryen
Liberteryen Marksizm, Marksizmin anti-otoriter ve liberteryen yönlerini vurgular. Sol komünizm gibi erken dönem liberteryen Marksist akımlar, Marksizm-Leninizme muhalefet olarak ortaya çıkmıştır.
Liberteryen Marksizm, sosyal demokratların benimsediği türden reformist pozisyonları da sıklıkla eleştirir. Liberteryen Marksist akımlar, özellikle Grundrisse ve Fransa'daki İç Savaş gibi Karl Marx ve Friedrich Engels'in sonraki çalışmalarından sıklıkla yararlanarak işçi sınıfının, aracı veya yardımcı olacak bir öncü partiye ihtiyaç duymaksızın kurtuluşunu kendi kendine gerçekleştirebileceğini dair Marksist inancı vurgular.Anarşizmle birlikte liberteryen Marksizm, liberteryen sosyalizmin ana kollarından biridir.
Liberteryen Marksizm, otonomizm, konsey komünizmi, De Leonizm, Letterizm, Yeni Sol'un bazı kesimleri, Durumculuk, Freudo-Marksizm (bir psikanaliz biçimi),Sosyalizm ya da Barbarlık ve işçicilik gibi akımları içerir. Liberteryen Marksizm sıklıkla hem post-sol hem de toplumsal anarşistleri de güçlü bir şekilde etkilemiştir. Maurice Brinton, Cornelius Castoriadis, Guy Debord, Raya Dunayevskaya, Daniel Guérin, CLR James, Rosa Luxemburg, Antonio Negri, Anton Pannekoek, Fredy Perlman, Ernesto Screpanti, E. P. Thompson, Raoul Vaneigem ve Yanis Varoufakis gibi isimler, liberteryen Marksizmin önemli düşünürleri arasında yer alır.
Hümanist
Marksist hümanizm, 1932'de Marx'ın 1844 tarihli Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları'nın yayınlanmasıyla birlikte ortaya çıkmış ve 1950–60'larda önem kazanmıştır. Marksist hümanistler, Marx'ın yabancılaşma teorisini geliştirdiği erken felsefi yazıları ile Kapital gibi sonraki eserlerinde bulunan kapitalist toplumun yapısal çözümlemesi arasında bir süreklilik olduğunu ileri sürerler. Marx'ın felsefi temellerini kavramanın, sonraki eserlerini doğru bir şekilde anlamak için gerekli olduğunu savunurlar.
Sovyetler Birliği'nin resmi diyalektik materyalizmi ve Louis Althusser'in yapısalcı Marksizmine dayanan Marx yorumlarının aksine Marksist hümanistler, Marx'ın çalışmasını aydınlanma hümanizminin bir devamı veya aşılması olarak yorumlarlar. Diğer Marksist felsefeler Marksizmi bir doğa bilimi olarak görürken, Marksist hümanizm "insan her şeyin ölçüsüdür" doktrinini yeniden teyit eder; yani insanların özünde doğal düzenin geri kalanından farklı olduğunu ve Marksist teori tarafından bu şekilde ele alınması gerektiğini savunur.
Akademik
2007'de Neil Gross ve Solon Simmons'ın Amerikalı profesörler arasında yaptığı bir ankete göre, sosyal bilimler profesörlerinin %17,6'sı ve beşeri bilimler profesörlerinin %5'i kendilerini Marksist olarak tanımlarken diğer disiplinlerde bu oran %0 ile %2 arasında değişmektedir.
Arkeoloji
Marksist arkeolojinin teorik gelişimi ilk olarak Sovyetler Birliği'nde 1929 yılında, Vladislav I. Ravdonikas adlı genç bir arkeoloğun "Sovyet Maddi Kültür Tarihi Üzerine" başlıklı bir raporuyla başlamıştır. Bu raporda dönemin arkeoloji disiplini, özünde "burjuva" ve dolayısıyla "anti-sosyalist" olmakla eleştirilmiş; Stalin dönemi akademik reformları çerçevesinde ülke genelinde Marksist arkeolojinin benimsenmesine büyük önem verilmiştir.
Bu teorik gelişmeler daha sonra Leninist blok dışındaki araştırmacıları da etkilemiştir; özellikle Avustralyalı akademisyen V. Gordon Childe, insan toplumunun gelişimini açıklarken Marksist kuramdan yararlanmıştır.
Sosyoloji
Sosyolojinin Marksist bir perspektiften incelenmesi, "işçi sınıfının devrimci örgütlenmesinin bir parçası olarak kapitalist toplumun pozitif bilimsel çözümlenmesini içeren bir çatışma teorisi biçimidir."Karl Marx'ın düşüncesinden etkilenen Marksist sosyoloji, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Marx ile birlikte, Max Weber ve Émile Durkheim, erken dönem sosyolojisinde öncü olarak kabul edilir. İlk Marksist sosyoloji okulu, Carl Grünberg ve Antonio Labriola'nın en önemli üyeleri arasında olduğu Avusturya Marksizmi olarak biliniyordu. 1940'larda, Batı Marksist okulu Batı akademisinde kabul görmüş ve daha sonra Frankfurt Okulu veya eleştirel teori gibi çeşitli bakış açılarına ayrılmıştır. Ancak eleştirel teorinin Marksizmin önemli bir kolu olarak mirası tartışmalıdır. Marksizm ve eleştirel teoriyi birbirine bağlayan ortak nokta, baskı, dışlama ve egemenlik yapılarını ortadan kaldırma mücadelelerine olan ilgidir.
Eski devlet destekli konumu nedeniyle, Polonya gibi post-komünist ülkelerde Marksist düşünceye karşı bir tepki olmuştur. Ancak Çin gibi komünist devletler tarafından onaylanan ve desteklenen sosyolojik araştırmalarda, Marksist sosyoloji önemli bir yer tutmaya devam etmektedir.Amerikan Sosyoloji Derneği'nin, "Marksist metodoloji ve analizden elde edilen içgörülerin modern toplumun karmaşık dinamiklerini açıklamaya nasıl yardımcı olabileceğini incelemekle ilgilenen" Marksist sosyoloji konularına adanmış bir bölümü bulunmaktadır.
Ekonomi
Marksist ekonomi, temellerini Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından ilk kez ortaya konan klasik siyasi ekonomi eleştirisine dayandıran bir ekonomik düşünce okuludur. Marksist ekonomi, kapitalizmdeki krizlerin analizi, çeşitli ekonomik sistemlerde artı ürünün ve artı değerin rolü ve dağılımı, ekonomik değerin doğası ve kökeni, sınıfların ve sınıf mücadelesinin ekonomik ve politik süreçler üzerindeki etkisi ve ekonomik evrim süreciyle ilgilenir. Ana akım ekonomi tarafından heterodoks olarak kabul edilse de, Marksist ekonomi küresel ekonominin ana akım anlayışına katkıda bulunmuştur. Marksist ekonominin özellikle sermaye birikimi ve iş döngüsüyle ilgili olan yaratıcı yıkım gibi bazı kavramları kapitalist sistemlerde kullanıma uygundur.
Eğitim
Marksist eğitim kuramı, Marx'ın düşüncelerinin yanı sıra Lev Vygotsky'nin eğitim psikolojisi ve Paulo Freire'nin pedagojisi ve Samuel Bowles ve Herbert Gintis'in "Schooling in Capitalist America" adlı eseri gibi Marksist etkileşimli kaynaklardan beslenir. Peter McLaren, Glenn Rikowski, Dave Hill, ve Paula Allman'ın çalışmaları, devrimci eleştirel pedagojiyi geliştirerek Marksist eğitim kuramını daha da geliştirmiştir. Tyson E. Lewis, Noah De Lissovoy, Gregory Bourassa, ve Derek R. Ford gibi diğer Marksistler kapitalist ve komünist eğitimin biçimlerini ve pedagojik süreçlerini analiz etmişlerdir. Curry Malott, ABD'de eğitimin Marksist tarihini geliştirmiş;Marvin Gettleman komünist eğitimin tarihini incelemiştir. Sandy Grande, Marksist eğitim teorisini Yerli pedagojiyle sentezlemiş, John Holt gibi başka akademisyenler ise yetişkin eğitimini Marksist bir bakış açısıyla analiz etmiştir.
Tarihyazımı
Marksist tarihyazımı, toplumsal sınıfın ve ekonomik kısıtlamaların tarihsel sonuçları belirlemede merkezî olduğu temel ilkesine sahip, Marksizmden etkilenen bir tarihyazımı ekolüdür. Marksist tarih yazımı, işçi sınıfının, ezilen ulusların tarihine ve aşağıdan tarih metodolojisinin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Friedrich Engels'in en önemli tarihsel katkısı, Erken Protestan Almanya'daki toplumsal çatışmaları, ortaya çıkan kapitalist sınıflar açısından analiz eden Alman Köylü Savaşı hakkındaki Der deutsche Bauernkrieg adlı eseridir. Eser, sınıf analizine dayalı bu yaklaşımla aşağıdan tarih anlayışına yönelik Marksist ilgiyi gösterir ve diyalektik bir analiz girişiminde bulunur.
Engels'in 1844'te İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu adlı kısa incelemesi, Britanya siyasetinde sosyalist bir ivmenin yaratılmasında önemli rol oynamıştır. Marx'ın toplumsal ve siyasi tarih üzerine en önemli eserleri arasında Louis Napolyon'un On Sekizinci Brumaire'i, Komünist Manifesto, Alman İdeolojisi ve Kapital'in sanayi öncesi İngiliz toplumunda kapitalistlerin ve proleterlerin tarihsel ortaya çıkışını konu alan bölümleri yer alır.
Sovyetler Birliği'nde Marksist tarihyazımı, hükûmetin aşırı belirlenimci tarihsel anlatılar talep etmesi nedeniyle zarar gördü. Bu dönemin dikkat çekici örneklerinden biri, 1930'larda yayımlanan ve Josef Stalin yönetimindeki Bolşevik parti yaşamının doğasını meşrulaştırmayı amaçlayan Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin (Bolşevikler) Tarihi yer alır.
Büyük Britanya Komünist Partisi (CPGB) bünyesinde 1946'da bir tarihçiler grubu kuruldu. Grubun bazı üyeleri, özellikle Christopher Hill ve EP Thompson, 1956 Macar Devrimi'nden sonra CPGB'den ayrılsa da Britanya Marksist tarihyazımının ortak yaklaşımı eserlerinde devam etti. Thompson'ın The Making of the English Working Class'ı bu grupla sıklıkla ilişkilendirilen eserlerden biridir.Eric Hobsbawm'ın Bandits'i bu grubun çalışmalarına bir başka örnektir. C. L. R. James de 'aşağıdan tarih' yaklaşımının büyük öncülerindendi. En önemli eseri The Black Jacobins'i (1938) yazdığı sırada Britanya'da yaşıyordu. Anti-Stalinist bir Marksist olduğu için CPGB'nin dışında yer almıştır. Hindistan'da, B. N. Datta ve D. D. Kosambi, Marksist tarih yazımının kurucu isimleri olarak kabul edilir. Günümüzde Marksist tarihyazımının en kıdemli akademisyenleri arasında R. S. Sharma, Irfan Habib, Romila Thapar, D. N. Jha ve K. N. Panikkar'dır ve bunların çoğu artık 75 yaşın üzerindedir.
Tarihçe
Karl Marx ve Friedrich Engels
Karl Marx, işçi sınıfının emeğinin sömürülmesini ve üretim süreçlerine yabancılaşmasını incelemiş, kapitalist üretim tarzını araştırarak tarihsel materyalizmin temellerini atmıştır. İnsanlık tarihini sınıf mücadelesi açısından analiz etmiş ve bu fikirlerini Komünist Manifesto'nun giriş cümlesinde şu şekilde dile getirmiştir: "Bugüne dek var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir."
Eylül 1844'te tanışan Marx ve Engels, komünist teoriyi birlikte geliştirmişlerdir. Felsefe ve sosyalizm konusunda benzer görüşlere sahip olduklarını fark ederek birlikte çalışmaya başlamış ve Kutsal Aile (Almanca: Die heilige Familie) gibi eserleri kaleme almışlardır. Marx, Ocak 1845'te Fransa'dan sınır dışı edilince, diğer Avrupa ülkelerine göre daha fazla ifade özgürlüğünün daha geniş olduğu Belçika'ya taşındılar. Ocak 1846'da Brüksel'e dönerek Komünist Yazışma Komitesi'ni kurdular.
1847'de, Engels'in Komünizmin İlkeleri adlı metnini temel alarak Komünist Manifesto'yu yazmaya başladılar. Altı hafta sonra, Şubat 1848'de 12.000 kelimelik bu broşür yayımlandı. Mart ayında Belçika'dan sınır dışı edilen Marx ve Engels, Köln'e taşınarak Neue Rheinische Zeitung adlı radikal sol gazeteyi çıkartmaya başladılar.
Marx'ın 1883'teki ölümünden sonra Engels, Marx'ın yazılarının editörü ve çevirmeni oldu. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı eserinde tek eşli evliliği, erkeklerin kadınlar üzerindeki toplumsal egemenliğini güvence altına alan bir kurum olarak analiz etmiş ve bununla komünist teorideki kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerindeki ekonomik egemenliğini benzeştirmiştir.
Rus Devrimi ve Sovyetler Birliği
1917'de gerçekleşen Ekim Devrimi ile Bolşevikler, Rus Geçici Hükümeti'nden iktidarı alarakSovyet demokrasisi ve Leninizm fikirlerine dayalı ilk sosyalist devleti kurmuşlardır. Yeni kurulan federal devlet, Rusya'nın I. Dünya Savaşı'ndaki rolünü sona erdirmeyi ve devrimci bir işçi devleti kurmayı vadediyordu. Lenin hükûmeti evrensel eğitim, evrensel sağlık hizmeti ve kadınlara eşit haklar gibi bir dizi ilerici uygulamayı da hayata geçirdi. 50.000 işçi, Bolşeviklerin iktidarın sovyetlere devredilmesi yönündeki Bolşevik talebini destekleyen bir karar aldı. Ekim Devrimi'nin ardından Sovyet hükûmeti, Rus İç Savaşı sırasında Beyaz Ordu hareketi ve çeşitli bağımsızlık hareketleriyle mücadele etmiştir.
1919'da yeni kurulmakta olan Sovyet hükûmeti, doktriner Marksist çalışmalar yapmak ve Rusya Komünist Partisi için resmi ideoloji ve araştırma belgeleri yayımlamak amacıyla Komünist Akademi ve Marx-Engels Enstitüsü'nü kurdu. Lenin'in 1924'teki ölümünün ardından Sovyet Komünist hareketi içinde, esas olarak Joseph Stalin, Zinovyev ve Kamenev Troykası ile Leon Troçki'nin önderliğindeki Sol Muhalefet arasında bir güç mücadelesi başladı. Bu çekişmeler, her iki tarafın da dönemin Sovyetler Birliği koşullarına dayanan farklı Marksizm ve Leninizm yorumlarından kaynaklanıyordu.[safya gerekli ] Bu dönem, Marksizm-Leninizm'in geliştiği ve egemen ideolojik akım haline geldiği bir dönem olarak öne çıkar.
Çin Devrimi
Çin Komünist Devrimi, İkinci Çin-Japon Savaşı'nın ve daha geniş anlamda II. Dünya Savaşı'nın ardından, Çin İç Savaşı bağlamında meydana geldi. 1921'de kurulan Çin Komünist Partisi, ülkenin geleceği konusunda Kuomintang ile çatışma halindeydi. İç Savaş boyunca Mao Zedong, Marksizmi Çin'in tarihsel koşullarına uyarlayan bir kuram geliştirdi. Mao, Rus İmparatorluğu'nun kentsel merkezlerinde birincil desteğini bulan Rus Devrimi'nin aksine, desteğini büyük ölçüde köylülükten aldı. Mao'nun katkıda bulunduğu önemli fikirler arasında Yeni Demokrasi, kitle çizgisi ve halk savaşıdır. 1949'da Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ilan edildi. Yeni sosyalist devlet, Marx, Engels, Lenin ve Stalin'in fikirleri üzerine kurulacaktı.
Stalin'in ölümünden 1960'ların sonlarına kadar Çin ile Sovyetler Birliği arasında artan bir gerilim yaşandı. Nikita Kruşçev döneminde başlayan destalinizasyon süreci ve yumuşama politikası, revizyonist ve yeterince Marksist olmayan bir yaklaşım olarak değerlendirilmişti. Bu ideolojik çatışma, uluslararası sosyalist hareketein liderliğini hangi ülkenin üstleneceği etrafında şekillenen daha geniş bir küresel krize dönüştü.
Mao'nun ölümünün ardından Deng Şiaoping'in iktidara yükselmesiyle birlikte, Çin'de Maoizm ve resmi Marksizm yeniden ele alındı. Genellikle Çin değerleri ile sosyalizm olarak adlandırılan bu yeni yol, Marksizm-Leninizm ve Maoizm'i Çin'in koşullarına uyarladığını iddia eden Deng Şiaoping Teorisi etrafında şekillendi. Bu teori, Çin Komünist Partisi'nin merkezi rolünü sürdürmeyi, Çin'in sosyalizmin ilk aşamasında bulunduğunu ve nihai hedefinin Marksist ilkeler temelinde komünist bir toplum inşa etmek olduğunu vurgulayan Dört Temel İlke'ye dayanıyordu.
20. yüzyıl sonları
1959'da gerçekleşen Küba Devrimi, Fidel Castro ve 26 Temmuz Hareketi'nin zaferiyle sonuçlandı. Devrim başlangıçta açıkça sosyalist bir nitelik taşımasa da, zaferin ardından Castro başbakanlık görevine geldi ve Sovyetler Birliği ile ittifak kurarak Leninist sosyalist kalkınma modelini benimsedi. Devrimin önderlerinden Arjantinli Marksist devrimci Che Guevara, daha sonra Kongo-Kinşasa ve Bolivya'daki devrimci sosyalist hareketlere yardım etmeye devam etti; ancak sonunda Bolivya hükûmeti tarafından, muhtemelen Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) emriyle öldürüldü—her ne kadar Guevara'yı aramak için gönderilen CIA ajanı Felix Rodriguez, Küba hükûmetiyle olası bir pazarlık aracı olarak onu hayatta tutma arzusunu dile getirmiş olsa da. Ölümünden sonra uluslararası alanda tanınan bir simge haline geldi.
Çin Halk Cumhuriyeti'nde Maoist hükûmet, Çin toplumunu kapitalist unsurlardan arındırmak ve sosyalizme ulaşmak için 1966'dan 1976'ya kadar Kültür Devrimi'ni gerçekleştirmişti. Mao Zedong'un ölümünden sonra başa gelen Deng Şiaoping liderliğinde, Kültür Devrimi dönemine ait birçok politika revize edilerek veya terk edilerek özelleştirilmiş sanayinin artışı teşvik edildi.
1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında, ABD başkanı Ronald Reagan ve Birleşik Krallık başbakanı Margaret Thatcher tarafından savunulan Yeni Sağ ve neoliberal kapitalizmin Batı siyasetindeki baskın ideolojik eğilimler haline gelmesi, Batı'nın Sovyetler Birliği ve onun Leninist müttefiklerine karşı daha saldırgan bir tutum takınmasına yol açtı. Bu arada, reformist Mihail Gorbaçov, Mart 1985'te Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri oldu ve sosyal demokrasiye doğru Leninist kalkınma modellerini terk etmeye çalıştı. Sonuç olarak, Gorbaçov'un reformları ve yükselen etnik milliyetçilik dalgası bir araya gelerek Sovyetler Birliği'nin 1991'in sonlarında dağılmasına ve üye cumhuriyetlerin tamamının Marksist-Leninist sosyalizm modellerini terk ederek büyük ölçüde kapitalist ekonomilere geçiş yapmasına yol açtı.
21. yüzyıl
21. yüzyıla gelindiğinde, Nepal'de uzun süren bir gerilla mücadelesinin ardından 2008'de Praçanda liderliğinde Maoist bir hükûmet seçimle iktidara gelmiş olsa da, Çin, Küba, Laos, Kuzey Kore ve Vietnam, resmî olarak kendini Marksist-Leninist olarak tanımlayan yegane devletler olarak kaldılar.
21. yüzyılın başlarında ayrıca, "pembe dalga" olarak bilinen süreçte birçok Latin Amerika ülkesinde sosyalist hükûmetler seçildi. Bu dalgaya Hugo Chávez liderliğindeki Venezuela hükûmeti damgasını vurdu; Bolivya'da Evo Morales, Ekvador'da Rafael Correa ve Nikaragua'da Daniel Ortega iktidara geldi. Bu sosyalist hükûmetler, Latin Amerika için Bolivarcı İttifak gibi uluslararası örgütler aracılığıyla siyasi ve ekonomik ittifaklar kurdular ve Marksist-Leninist Küba ile de yakın ilişkiler geliştirdiler. Bu ülkelerin hiçbiri doğrudan Stalinist bir yolu benimsemese de, çoğu Marksist teoriden önemli ölçüde etkilendiğini kabul etti. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chávez, 10 Ocak 2007'de göreve başlamasından iki gün önce kabinesinin yemin töreni sırasında kendisini Troçkist olarak ilan etti. Ancak Venezuela'daki Troçkist örgütler Chávez'i bir Troçkist olarak görmemekte; hatta bazıları onu bir "burjuva milliyetçisi" olarak tanımlarken bazıları da "Marksist bir analiz yoksunluğu nedeniyle önemli hatalar yapmış, dürüst bir devrimci lider" olarak değerlendirmektedir.
İtalyan Marksist düşünürler Gianni Vattimo ve Santiago Zabala'nın 2011 tarihli Hermenötik Komünizm adlı kitaplarında belirttiği gibi, "bu yeni, zayıflamış komünizm, önceki Sovyet (ve günümüz Çin) uygulamalarından önemli ölçüde farklıdır; çünkü Güney Amerika ülkeleri demokratik seçim prosedürlerini takip etmekte ve ayrıca Bolivarcı misyonlar aracılığıyla devletin bürokratik sistemini ademimerkezileştirmeyi başarmaktadırlar. Özetle, eğer zayıflamış komünizm Batı'da bir hayalet gibi hissediliyorsa, bu yalnızca medyanın çarpıtmalarından değil, aynı zamanda Batı'nın sürekli savunduğu ancak uygulamaktan çekindiği aynı demokratik prosedürler aracılığıyla temsil ettiği alternatifinden de kaynaklanmaktadır."
Çin Komünist Partisi Genel Sekreteri Şi Cinping, partinin Marksist düşünceye olan bağlılığını derinleştirme yönünde kararlılığın ilan etmiştir. Marx'ın doğumunun 200. yıldönümünü kutlayan bir etkinlikte konuşan Şi, "Avantajları, inisiyatifi ele geçirmeli ve geleceği kazanmalıyız. Marksizmi pratik sorunları analiz etmek ve çözmek için kullanma becerimizi sürekli geliştirmeliyiz." diyerek Marksizmi "dünyayı anlamak, hukuku kavramak, gerçeği aramak ve dünyayı değiştirmek için güçlü bir ideolojik silah" olarak nitelemiştir. Şi ayrıca, Çin Komünist Partisi'nin devrimci geçmişini incelemenin ve bu geleneği sürdürmenin önemini vurgulamıştır.
Bu çeşitli devrimci, lider ve partilerin Karl Marx'ın çalışmalarına olan bağlılıklarının düzeyi oldukça tartışmalıdır ve birçok Marksist ve diğer sosyalistler tarafından reddedilmiştir. Sosyalistler genel olarak—Dimitri Volkogonov da gibi sosyalist yazarlar da dahil olmak üzere—otoriter sosyalist liderlerin eylemlerinin "Ekim Devrimi'nin yarattığı muazzam sosyalizmin cazibesine zarar verdiğini" kabul etmektedir.
Eleştiriler
Marksizm'e yönelik eleştiriler, çeşitli siyasi ideolojilerden ve akademik disiplinlerden gelmiştir. Bu eleştiriler arasında, Marksizm'in içsel tutarlılıktan yoksun olduğu, tarihsel materyalizmin aslında bir tür tarihsel determinizm olduğu, bireysel hakların bastırılmasının gerekliliği, komünizmin uygulanmasıyla ilgili sorunlar, fiyat sinyallerinin bozulması veya yokluğu ve teşviklerin azaltılması gibi ekonomik konular yer almaktadır. Ayrıca, ampirik ve epistemolojik sorunlar da da sıkça dile getirilmiştir.
Bazı Marksistler, Marksizmin akademik kurumsallaşmasını çok yüzeysel ve siyasi eylemden kopuk olmakla eleştirdiler. Profesyonel bir akademisyen olan Zimbabveli Troçkist Alex Callinicos, bu durumu şu şekilde ifade etmiştir: "Uygulayıcıları insana, Yunan efsanesinde kendi yansımasına aşık olan Narkissos'u anımsatıyor. ... Elbette bazen kullandığımız kavramları netleştirmek ve geliştirmek için zaman ayırmak gerekir; ancak Batılı Marksistler için bu artık başlı başına bir amaç haline gelmiştir. Sonuç olarak, yalnızca son derece nitelikli akademisyenlerden oluşan küçük bir azınlığın anlayabildiği bir yazın ortaya çıktı."
Ek olarak, Marksizm'e yönelik bazı entelektüel eleştiriler, Marksist siyaseti bütünüyle reddetmeden, Marx'ın düşüncesinde ve ondan sonraki Marksist gelenekte yer alan bazı varsayımlara karşı çıkar. Marksizm'in diğer çağdaş destekçileri, Marksist düşüncenin birçok yönünün hâlâ geçerli olduğunu, ancak ekonomik, politik veya sosyal teorinin belirli yönleriyle ilgili olarak külliyatın eksik veya güncelliğini yitirmiş olduğunu savunur. Frankfurt Okulu gibi bazı Marksist akımlar da, Marx'ın birtakım kavramlarını Max Weber gibi diğer teorisyenlerin fikirleriyle birleştirirler.
Genel
Filozof ve fikir tarihçisi Leszek Kołakowski, "Marx'ın kuramının birçok noktada eksik veya muğlak olduğunu ve ilkelerini açıkça ihlal etmeden birbirine tamamen zıt biçimlerde ‘uygulanabileceğini’” söylemiştir. Özellikle, "diyalektiğin yasalarını" temelden hatalı olarak değerlendirir ve bunların bazılarının "belirli bir Marksist içeriğe sahip olmayan basmakalıp doğrular", bazılarının "bilimsel yöntemlerle kanıtlanamayan felsefi dogmalar" ve bazılarının da sadece "saçmalık" olduğunu belirtir.
Okishio teoremi, kapitalistlerin maliyet düşürücü teknikleri kullandıkları ve reel ücretlerin artmadığı bir durumda kâr oranının artması gerektiğini gösterir; bu da Marx'ın kâr oranının zamanla düşme eğiliminde olacağı yönündeki görüşüne şüphe düşürmektedir.
Tutarsızlık iddiaları, 1970'lerden bu yana Marksist ekonominin ve etrafındaki tartışmaların büyük bir bölümünü oluşturmaktadır.Andrew Kliman, bu iddiaların Marx'ın eleştirilerini zayıflattığını, iddia edilen tutarsızlıkların giderilmesine yönelik çabaların da yetersiz kaldığını ve içsel olarak tutarsız teorilerin tanım gereği doğru olamayacağını ileri sürmektedir.
Epistemolojik ve ampirik
Marksizmin eleştirmenleri, Marx'ın öngörülerinin gerçekleşmediğini ileri sürerler. Bu eleştiriler arasında, kapitalist ekonomilerde kişi başına düşen GSYİH'nin genel olarak, daha az piyasa odaklı ekonomilere kıyasla artış gösterdiğini, kapitalist sistemin devrilmesine yol açacak ölçüde giderek kötüleşen ekonomik krizlerin yaşanmaması ve komünist devrimlerin en gelişmiş kapitalist ülkelerde değil, az gelişmiş bölgelerde gerçekleşmesi gibi noktalar öne çıkmaktadır. Ayrıca Marksizmin, kapitalist ülkelere kıyasla daha düşük yaşam standartlarına yol açtığı iddiasıyla da eleştirilmiş; ancak bu iddia çeşitli çevrelerce tartışmalı bulunmuştur.
Bilim felsefecisi Karl Popper, Tarihselciliğin Sefaleti ve Varsayımlar ve Çürütmeler adlı kitaplarında tarihsel materyalizm kuramının açıklama gücünü ve geçerliğini eleştirmiştir. Popper'a göre, Marx, öngörü gücü olan bir kuram ortaya koyduğu için Marksizm başlangıçta bilimsel nitelikteydi. Ancak bu öngörüler gerçekleşmediğinde, Popper, teorinin bu bağdaşmaz gerçeklerle uyumlu hale gelmesi için ad hoc hipotezler eklenerek çürütülmekten kaçınıldığını savundu. Bu nedenle Popper, başlangıçta gerçekten bilimsel olan bir teorinin sözdebilimsel bir dogmaya dönüştüğünü ileri sürmüştür.
Anarşist ve liberteryen
Anarşizm ile Marksizm arasında tarih boyunca gergin bir ilişki olmuştur. Anarşistler ve birçok Marksist olmayan liberter sosyalist, geçici bir devlet aşamasının gerekliliğini reddederek, sosyalizmin ancak ademimerkeziyetçi, baskıcı olmayan bir örgütlenme yoluyla kurulabileceğini savunur. Anarşist Mihail Bakunin, Marx'ı otoriter eğilimleri nedeniyle eleştirmiştir. "Kışla sosyalizmi" veya "kışla komünizmi" ifadeleri, bu eleştirinin kısaltması haline gelmiş ve vatandaşların yaşamlarının, tıpkı kışladaki askerlerinki gibi katı bir disipline sahip olduğu fikrini uyandırmıştır.
Ekonomik
Diğer eleştiriler ekonomik bir bakış açısından gelmektedir. Vladimir Karpovich Dmitriev 1898'de,Ladislaus von Bortkiewicz ise 1906-1907'de ve sonraki eleştirmenler, Marx'ın değer teorisinin ve kâr oranının düşme eğilimi yasasının kendi içinde tutarsız olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bir diğer deyişle Marx, kendi kuramsal öncüllerinden mantıksal olarak çıkarsanamayan sonuçlara varmıştır. Bu iddia edilen hatalar düzeltildiğinde, Marx'ın toplam fiyat ve kârın, toplam değer ve artı değer tarafından belirlendiği ve bunlara eşit olduğu yönündeki sonucu geçerliliğini yitirir. Bu durum, kârın tek kaynağının işçi sömürüsü olduğu yönündeki teorisini sorgulamaya açar.
Marksizm ve sosyalizm, bilimsel metodoloji, ekonomik teori ve siyasi çıkarımları açısından Avusturya okulunun farklı kuşakları tarafından da önemli eleştirel analizler almıştır.Marjinal Devrim sırasında Carl Menger tarafından öznel değer teorisi geliştirilmiştir ve bilim insanları, ekonomi biliminde marjinalizmin gelişimini daha geniş anlamda Marksist iktisada bir tepki olarak görmüştür. İkinci nesil Avusturyalı iktisatçı Eugen Böhm von Bawerk, değer yasasına yönelttiği eleştirilerde praksiyolojik ve öznelci metodolojiyi kullanmıştır. Gottfried Haberler'e göre, Böhm-Bawerk'in Marx'ın ekonomisine yönelik eleştirisi o kadar "kapsamlı ve yıkıcı" ki, o döneme dek (1960'lar) hiçbir Marksist bilim insanı bunu kesin olarak çürütememiş ve bu sebeple de "tartışmayı sonlandırıcı" niteliktedir. Üçüncü kuşak Avusturyalı iktisatçı Ludwig von Mises, sermaye mallarında fiyat sinyalleri olmadan bir piyasa ekonomisinin diğer tüm unsurlarının irrasyonel olduğunu ileri sürerek "sosyalist bir toplumda rasyonel ekonomik faaliyetin imkânsız olduğunu" sonucuna varmış ve ekonomik hesaplama sorunu hakkındaki tartışmayı yeniden alevlendirmiştir.
Daron Acemoglu ve James A. Robinson, Marx'ın ekonomi teorisinin, ekonomiyi kurumların ekonomi üzerindeki etkisini göz ardı eden birkaç genel yasaya indirgemeye çalıştığı için temelde hatalı olduğunu ileri sürmektedir. Ancak bu iddialara, John Roemer ve Nicholas Vrousalis gibi diğer etkili iktisatçılar tarafından da itiraz edilmiştir.
Ayrıca bakınız
- Genç Marx
- Marx'ın insan doğası kuramı
- Marksist edebiyat kuramı
- Marx'ın yabancılaşma teorisi
- Devlet ateizmi
- Kültürel Marksizm