![]() | |
İran | Türkiye |
|---|---|

Türkiye-İran ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti'nin İran ile süregelen uluslararası politikaları içerir.
İlişkilerin tarihçesi
İlk ilişkiler
İslam öncesi Türk ve İrani halklar arasındaki ilişkiler konusunda detaylı bilgi alınabilecek resmî belgeler az da olsa bulunmaktadır. Türkler Çin ve Bizans gibi diğer ordularda olduğu gibi Sasani ordusunda da paralı asker olarak yer almışlardır. Ayrıca savaş esiri veya sığınma gibi şartlarda da askerlik yapmış olanlar bulunur. Hun, Kuşan, Akhun-Eftalit, Avar, Sabir, Hazar ve Göktürkler, Sasani ordusunda görev yapmışlar, zamanla da söz sahibi olup askerî alanda, iç ve dış siyasette etkin oldukları da görülmüştür. (İslam öncesi dönemde Arapların Türkleri ilk olarak tanımaları da Sasani ordusu içindeki bu Türkler yoluyla olmuştur.) Sasaniler döneminde İran coğrafyasının kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde yoğunlukla Türk kavimleri bulunuyordu. Türk kavimleri 3. ve 7. yüzyıllar arasında kuzey ve kuzeydoğuda Sasaniler için en tehlikeli hasımları olmuşlardır. Sasaniler döneminde bu bölgeler sık sık el değiştirmiş ve bazı dönemlerde Türklerin bazı kısımları Harzem, Horasan ve Toharistan gibi bölgelerde Sasani egemenliğine girmişlerdir.
Selçuklu ve Osmanlı dönemi

Türklerle İranlıların daha yoğun ilişkileri, iki ulusun İslamiyeti kabul etmeleriyle başladı. Türkler bu dönemde Orta Asya'dan batıya akın ederek İranlılarla karşılaştılar. Bu karşılaşma her iki kültürü de çok derin bir şekilde etkiledi.
İki halkın çok daha yakın ilişki içine girdiği dönem, Selçuklu Devleti'nin İran coğrafyasına egemen olmasıyla başlamıştır. Bu dönemde Farsça, Fars sanatı ve Fars bürokrasisi, Selçuklu Devleti içinde önemli bir yer buldu. Bu etkileşim İran coğrafyası ile de sınırlı kalmadı, Anadolu'ya da geçti.
20. yüzyıla kadar İran'da kurulmuş olan hemen hemen her devlet bir Türk hanedanı tarafından yönetildi. Bir yandan da Türk dili çok sayıda Farsça kelimeyi benimseyerek İran kültüründen derin bir şekilde etkilendi. Sanat, bilim ve devlet yönetimi konusunda Türkler İranlılardan birçok bilgi edindiler.
İran İslamiyet dönemindeki tarihi boyunca sürekli bir şekilde Türk hanedanları tarafından yönetilmiş olsa da Anadolu'ya yerleşmiş olan Türklerle, Türkler tarafından yönetilen İranlılar arasındaki çekişmeler hiçbir zaman sona ermedi. İran'ı yöneten Timur Devleti ve Akkoyunlular devamlı Osmanlılarla savaştılar. Ancak Türk-İran ilişkilerindeki en önemli dönüm noktası yine bir Azeri asıllı Türk hanedanı olan Safevilerin işbaşına geçmesiyle meydana geldi. Safeviler 16. yüzyılda İran'da işbaşına geçtiler ve Şiiliği kabul ederek Doğu Anadolu Bölgesi'nde Oniki İmam inancını yayıp Alevi Türkmenleri ve Kızılbaşları kışkırtıp İran'ı dünya Şiiliğinin odak noktası haline getirdiler. Osmanlılar ise Hilâfeti ele geçirerek Sünniliğin önderleri haline geldiler. Bu tarihten sonra Osmanlı-İran çekişmesi aynı zamanda Sünni-Şii ve Sünni-Alevi çekişmesinin de bir parçası haline geldi.
Ayrıca İran edebiyatının en önemli şairlerinden Firdevsî'nin 33 yılda hazırladığı 60.000 beyitten oluşan Şehnâme eserinde Sasani döneminde (224–651) İranlılarla Turan halklarının ilişkilerinden ve gerçekleştirdikleri savaşlardan söz edilmektedir. İran edebiyatının bu temel eserinde, Sasanilerle Türklerin savaşlarından İran bakış açısıyla söz edilmekle birlikte, bir yandan da Turanlılar ile İranlılar'ın eski İran hükümdarlarından Tur ve İr'in soyundan geldikleri iddia edilerek bu iki halk kardeş görülür.
Safevilerle Osmanlılar 16. ve 17. yüzyıllarda defalarca savaştılar. Bağdat, Tebriz, Karabağ, Gürcistan gibi bölgeler defalarca el değiştirdi. Hiçbir taraf kesin bir üstünlük sağlayamadı. Ancak iki ülkenin de büyümekte olan Avrupa tehditine karşı birbirlerini zayıflattıkları söylenebilir. Sonunda 1639 yılında imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'yla Türk-İran sınırı belirlendi. Günümüzde dahi geçerliliğini sürdüren Orta Doğu'da emperyal cetvelle çizilmemiş yegâne sınırdır.
Eski Türkçede "tat" sözcüğü hem "Fars", hem de "silah üzerindeki pas" anlamına gelir. 11. yüzyıl leksikografı Kâşgarlı Mahmud ayrılmaz Türk-Fars ilişkilerini esprili bir şekilde şöyle özetlemiştir:başsız börk bolmas (Başsız şapka olmaz)
- tatsız Türk bolmas (Fars'sız/passız Türk olmaz)
İki ülkenin reform dönemleri
Bazı tarihçiler Jöntürk hareketinin 1906 İran anayasal devrimini, bu devrimin de Osmanlı'nın II. Meşrutiyet ilanını etkilediğini savunurlarsa da genel kabul görmemiştir. Bu dönemdeki küresel bir etkinin bu iki ülkede olduğu gibi, Rusya, Meksika, Portekiz ve Çin gibi ülkelerde de benzer unsurlar gösterecek biçimde etkili olduğu öne sürülmüştür. Buna karşılık 1905-07 yılları arasında Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde yoğunlaşan ve Erzurum İsyanı ile en yüksek seviyesine ulaşan toplumsal hareketler üzerinde, özellikle kullanılan yöntemler açısından, çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır.
Cumhuriyet dönemi
Cumhuriyetin ilk yılları


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra Türkiye'yle İran arasındaki ilişkilerde düzelme gözlendi. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanı'ndan 3 gün önce 26 Ekim 1923 tarihinde Rıza Pehlevi kendini şah ilan etti. İran'daki en son Türk hanedanı olan Kaçarlar'a son vererek Pehlevi hanedanını kurdu.
Görece iyi ilişkilere rağmen hayli uzun ve sorunlu bir geçmişin ağırlığını üzerinden atamayan iki ülke arasında azımsanamayacak sorunlar da vardı.
Bu sorunların en önemlilerinden biri, iki ülkenin sınır bölgesinde yaşayan Kürt aşiretlerinin yarattığı sorunlardı. Sınırın bir tarafında güvenlik problemine yol açan aşiretler, kolayca sınır geçerek takibattan kurtuluyorlardı. Sınırın arazi üzerinde tam olarak belirlenmemesi de güvenlik güçleri arasında sınır ihlaline dayanan gerginlikler çıkmasına neden oluyordu. Özellikle Ağrı ayaklanmaları sırasında Türkiye'nin bu konuyla ilgili rahatsızlığı had safhaya ulaştı. 1932 yılında sınır değişikliği yapılarak, Kotur kasabası verilip Küçük Ağrı Dağı'nın tamamen Türk sınırları içine alınmasıyla büyük ölçüde çözülen bu sorun daha sonra sınırın da kesin olarak tespit edilmesiyle ortadan kalktı.
Rıza Şah Atatürk'le yakın bir ilişki kurdu. 2 Temmuz 1934'te Türkiye'ye bir ziyaret yaptı, 8 Temmuz 1937 tarihinde de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı imzalandı. Sınır sorunun çözülmesini hemen ardından 1937 yılında Sadabad Paktı kuruldu. Fakat o yıllarda giderek Almanya güdümüne giren İran'la Türkiye'nin yolları çok geçmeden ayrıldı ve bu paktın ömrü kısa oldu. 1941 yılında İran'ın müttefiklerce işgali, Türkiye'nin bölgede Sovyet nüfuzunun artmasından endişe duymasına neden oldu. İşgal döneminde iki ülke ilişkileri fiilen askıya alındı. Zaten karar sahibi olan merci işgal güçleriydi; bu noktada Türkiye İngiltere ile bağlantı kurmayı seçti. Türkiye'nin İran'la ilgili olarak İngiltere ile ilişki kurduğu iki mesele İran'ın Türk asıllı etnik grubu Kaşkaylara yönelik baskının sona erdirilmesine ilişkin talep ve Sovyet işgalinin devam etme olasılığına karşı Türkiye'nin duyduğu kaygı oldu.
Rıza Şah Atatürk Devrimlerini İran'a örnek aldı. Oğlu Muhammed Rıza Pehlevi de babasının izini takip etti. Pehleviler döneminde Türkiye-İran ilişkileri olumlu bir düzeyde gelişti. 3 Kasım 1955'te İran Türkiye'nin de üyesi olduğu Bağdat Paktı'na katıldı.
Soğuk Savaş'ın müttefikleri
Sovyet işgalinin sona ermesiyle birlikte iki ülke ilişkileri tekrar normalleşmeye başladı. Gitgide gerilimi artan Soğuk Savaş'ta seçimini batı Bloğu'ndan yana yapan Türkiye ve İran'ın kaderi bir kez daha, bu kez Sovyet tehlikesi ekseninde kesişmekteydi. Fakat bu durum da uzun sürmedi. 1950'lerin başında Musaddık'ın iktidara gelmesi Türkiye'de büyük rahatsızlık yarattı. Musaddık rejiminin Batı'ya karşı mesafeli bir politika izlemesi ve bu dönemde İran'da etkinliğini artıran solcu Tudeh'le iş birliği yapması Türkiye'nin rahatsızlığının sebeplerini oluşturuyordu. Türkiye bu dönemde batılı devletlerin İran'a yönelik her türlü önlemini destekledi, hatta Musaddık'a karşı düzenlenen operasyon için ABD ve İngiltere'yi teşvik etti.
Musaddık'ın devrilmesi ve Şah'ın ülkede iktidarını sağlamlaştırmasının ardından iki ülke ilişkileri kaldığı yerden devam etti. Ortak Sovyet tehdidi algılaması daha önce Sadabat Paktı'nda iyi bir sınav veremeyen Türkiye ve İran'ı yeni bir ittifaka yöneltti. ABD'nin Sovyetler'in yayılmasına karşı ortaya attığı Kuzey Kuşağı (Northern Tier) projesi çerçevesinde 1955 yılında Irak ve Türkiye'nin ortaklığı ile Bağdat Paktı kuruldu. İran'ın bu pakta sonradan ve ülkedeki sol muhalefetin tepkisinden çekinerek biraz gönülsüzce katılması Türkiye'de başta bir rahatsızlık yarattı fakat bu durum kısa sürede aşıldı. Irak'ın 1958'deki darbenin ardından pakttan çekilmesi sonucunda Bağdat paktı feshedilerek yerine CENTO (Central Treaty Organisation) kuruldu ve merkezi Ankara olarak belirlendi.
Fakat bu kez işler tersine dönmüştü. NATO üyesi olmayan İran, Irak örneğini de göz önünde bulundurarak CENTO'nun güçlendirmesini istiyor; fakat NATO'ya da üye olmanın rahatlığını taşıyan, ayrıca askerî birliklerinin tamamını NATO'ya tahsis etmiş olan Türkiye bu kez isteksiz davranıyordu. Bu durum, önce dönemin başbakanı Adnan Menderes'in Moskova ziyaretiyle, ardından gerçekleşen 27 Mayıs Darbesi ile Şah'ın iyice telaşlanmasına neden olmuştur. Darbeden sonra yönetimi eline alan Millî Birlik Komitesi'nin NATO ve CENTO'ya bağlıyız açıklaması Şah'ı kısmen rahatlatsa da CENTO emrine asker verilmesi meselesi yine çözümsüz kalmıştır.
1962'de Türkiye'nin İran ve Yunanistan'la ilişkilerini geliştirme yönündeki kararı ilişkileri giderek daha sıkı hale getirdi. Karşılıklı açıklamalarla pekiştirilen bu süreç 1964'te Pakistan'ı da içeren Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği'nin (RCD) kurulmasıyla sonuç verdi. Böylece o güne dek genellikle askerî ve siyasi iş birliği alanında tutulan ilişkiler ticaret, ulaşım ve iletişim gibi alanlara da taşınmış oldu.
1960'lı yıllarda Türkiye'de özellikle sol hareketin büyümesine paralel olarak Şah karşıtı söylemin güçlenmesi İran'da rahatsızlık yaratan bir durum oldu. Ayrıca bu dönemde, CENTO'ya asker tahsisinin hâlen çözülmemiş olması, ekonomik iş birliği çabalarının beklenen başarıyı göstermemesi İran açısından; İran'ın Irak'taki Kürt grupları desteklemesi ve bölgedeki askerî nüfuzunu giderek artırması da Türkiye açısından ortaya konan sorunlar olarak göze çarpmaktadır. Bu sorunlar 1970'lerde de varlığını sürdürür; 1973 petrol krizleriyle birlikte Türkiye'nin önce ekonomik, ardından siyasi krize girerken İran'ın ekonomik, askerî ve siyasi etkinliğinin artması da ilişkilerin durgunlaşmasına sebep olur.
İslam Devrimi'nin ardından
1979 yılında İran İslam Devrimi meydana geldiğinde Türk-İran ilişkilerinin geçmişine bakan herkes ilişkilerin kötüye gideceğini tahmin ediyordu. Ancak ilişkiler kötüye gitmedi aksine daha da iyi bir seyir takip etti. İran'ı terk ederek Sovyet Rusya'nın nüfuzuna girmesine yol açmak istemeyen Türkiye, açıkça İran karşıtı bir tutum içine girmedi. Bu yüzden, Tahran'da bulunan ABD büyükelçilerinin rehin alınmasının ardından, Kasım 1980'de İran'a ambargo koyan ABD'nin uygulamalarını takip etmeyi kabul etmedi. Türkiye'de 12 Eylül Darbesi'nin gerçekleşmesiyle bir ara bozulur gibi olan ilişkiler, İran-Irak Savaşı'nın çıkmasıyla tekrar rayına oturdu. Bu dönemde Türkiye'nin izlediği tarafsızlık siyaseti sonucunda Türkiye, İran'ın en önemli ticari partnerlerinden biri haline geldi.
Bu dönemde Türkiye, İran-Irak Savaşı'nın Türkiye ile ticari ilişkilere zarar vermemesi ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) desteklenmemesi yönündeki isteklerini İran'a iletti. İran bu konularda hassasiyet gösterdi, hatta savaş döneminde Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının bulunduğu bölgeleri ele geçirmekten özellikle kaçındı. Fakat savaşın sona ermesiyle, ticari kaygıların gölgesinde sırasını bekleyen kimi sorunlar bir anda patlak vermiştir. Hem ticari ilişkiler önemli bir ölçüde gerilemiş hem de siyasi ilişkiler ciddi bir krize girmiştir.
Krizin patlak vermesi, 10 Kasım'da İran'ın Ankara Büyükelçiliği'nde bayrağın yarıya indirilmemesiyle başlar, Türkiye'deki İranlı rejim muhaliflerinin kaçırılmak istenmesi, karşılıklı açıklamalarla tırmanır. Kriz, Başbakan Turgut Özal'ın gönderdiği dostluk mesajıyla aşılır. Humeyni'nin ölümüyle birlikte ideolojik çelişkiler bir ölçüde yumuşar. 1990'ların başındaki iki gelişme Türk-İran ilişkilerini de etkiler. Bunlardan bir Körfez Savaşı'dır. Savaş sırasında önemli bir fikir ayrılığı yaşamayan Türkiye ve İran savaşın ardından Saddam Hüseyin'in müdahalesinden kaçan Kürt nüfusun güvenliği için Türkiye'nin sınır bölgesine yerleşen ABD güçlerinin (Çekiç Güç) varlığı İran'ı rahatsız etmişti. Diğer olay ise Sovyetler Birliği'nin dağılması olmuştur. Orta Asya ve Kafkaslarda ortaya çıkan yeni devletlerin kimin nüfuz alanına gireceği sorunu iki ülke arasında kısa süreli de olsa bir rekabet içine sokmuştur.[kaynak belirtilmeli]
1990'ların ortasında ilişkiler yine bozulmuştur. Bunun başlıca nedeni Türkiye'de yaşanan siyasi cinayetler ve bu cinayetlerde İran'ın parmağı olduğuna yönelik iddialardır. Yine bu dönemde Türkiye ile İsrail arasında imzalanan askerî iş birliği anlaşması rahatsızlığı artırır. Necmettin Erbakan'ın Başbakan olması ve ilk gezisini İran'a yapması Rafsancani'nin Türkiye'yi ziyaret etmesi, Müslüman ülkeleri kapsayan iş birliği projesi D-8'in gündeme gelmesiyle düzelen ilişkiler; Sincan'daki Kudüs Gecesi'ne İran Büyükelçisi'nin katılması, İran sınırından PKK üyelerinin sızması, İslami silahlı örgütlerine karşı yürütülen operasyonlarla ilgili spekülasyonlar gibi konularla gerilimini korudu.[kaynak belirtilmeli]
1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetlerinde hangi ülkenin daha fazla etki sahibi olacağı konusunda İran'la Türkiye arasında bir rekabet dönemi yaşandı. İki ülke, Pakistan ile birlikte Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nı kurarak Orta Asya'daki Türk devletleri, Afganistan ve Tacikistan ortak bir iş birliğine girdiler.
Günümüzde Türkiye ve İran arasında geniş bir ekonomik iş birliği ve yüksek bir ticaret hacmi mevcuttur. Ayrıca her yıl çok sayıda İran vatandaşı turist olarak Türkiye'yi ziyarete gelmektedir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi ise yıllık 10 milyar dolardan fazladır.[kaynak belirtilmeli]
Ağustos 2008
13 Ağustos 2008'de İran İslam Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hüseyin Kaşkavi, Türkiye ve İran'ın ikili ilişkileri geliştirme azmi olduğunu söyledi. Haftalık basın toplantısında yerel ve yabancı basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Kaşkavi, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad'ın Türkiye ziyaretine değinerek, bu ziyaretin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün resmî daveti üzerine yapıldığını söyledi.Ziyaretin çok önemli olduğunu ifade eden Kaşkavi, ziyarette ikili ilişkilerin gelişmesi yollarının araştırılmasının ön planda olacağını belirtti.Ziyarette gündeme gelecek diğer önemli konunun da bölgesel sorunlar hakkında görüş alışverişi olduğunu belirten Kaşkavi, İran nükleer konusunun da gündeme gelebileceğini fakat bunun Türkiye'nin arabuluculuk yaptığı anlamına gelmediğini söyledi.Ziyaretin İstanbul'da yapıldığını ifade eden Kaşkavi, her iki cumhurbaşkanının programlarının dolu olmasından dolayı bu tarihlere denk geldiğini ve Türkiye Cumhurbaşkanı'nın bu tarihte İstanbul'da olacağından ziyaretin İstanbul'a yapılacağını ifade etti.
15 Ağustos 2008'de İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, üç yıl önce bu göreve seçilmesinden sonra ilk kez Türkiye'yi ziyaret ediyor. İki ülke heyetlerinin görüşmelerinde, uyuşturucu kaçakçılığı, organize suçlar ve terörizmle mücadele ile diğer bazı konularda iş birliği anlaşması imzalandı. Aynı tarihte Guardian, Ankara'nın Tahran ile doğal gaz anlaşması imzalamaması karşılığında, Washington'un da İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın ziyaretine göz yumduğunu yazdı, 16 Ağustos 2008 tarihinde ise İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Türkiye'yle en kısa sürede enerji anlaşmaları imzalamayı umduğunu söyledi.
Mayıs 2010
İran üzerinde nükleer programından dolayı baskının arttığı bir dönemde Ankara sürpriz bir çıkış yaparak arabulucu olabileceğini açıkladı. Benzer bir açıklama Brezilya'dan da geldi. Bu süreçte Brezilya'ya daha yakın duran İran, 16 Mayıs 2010'da iki ülkenin Dışişleri Bakanlarını Tahran'a davet etti. Yaklaşık 16 saat süren görüşmelerin ardından 3 ülke arasında Tahran Deklarasyon'u imzalandı. Anlaşma Batı tarafından değerli bulunmadı ancak özellikle Türkiye ve İran anlaşmanın hala masada olduğunu savunuyor. İki komşu ülke, anlaşmanın ardından ikili ilişkilerin sadece nükleer sorun çevresinde değil, ekonomik ve sosyal alanda da artırılacağı sözü verdi.
Şiir krizi
Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki 2020 Dağlık Karabağ Savaşı'nın Azerbaycan'ın askerî zaferi ile sonuçlanmasının ardından 10 Aralık 2020'de Bakü'de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı askerî bir geçit töreni düzenlendi. Erdoğan buradaki konuşmasında Azeri şair Bahtiyar Vahapzade'nin "Topraktan Pay Olmaz" adlı şiiri okudu. Şiirin bir bölümünde geçen "Aras'ı ayırdılar, kum ile doldurdular. Ben senden ayrılmazdım. Zor ile ayırdılar" kısmının, günümüz Azerbaycan topraklarının ve İran'a bağlı Doğu Azerbaycan Eyaleti'nin Sovyetler Birliği ve İran arasında bölünmesine gönderme yaptığını savunan İran hükûmeti tarafından tepkiyle karşılandı ve iki ülke arasında diplomatik krize yol açtı. Türk ve İranlı büyükelçiler karşılıklı olarak Dışişleri bakanlıklarına çağrıldı ve diplomatik nota verildi.
İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif 11 Aralık'ta Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, Bakü'de kötü anlattığı şeyin, Aras'ın kuzeyindeki bölgelerin İran anavatanından zorla ayrılmasına atıfta bulunduğu bilgisi verilmedi mi? Azerbaycan Cumhuriyeti'nin egemenliğine zarar verdiğini fark etmedi mi? Kimse sevgili Azerbaycan'ımız hakkında konuşamaz." ifadelerini kullandı. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise "Erdoğan'ın İran'ın ulusal egemenliğine ve toprak bütünlüğüne tam saygı duyduğunu" belirtti. Şiir tartışmasından günler sonra İran cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İran'ın Erdoğan'ın şiiriyle Türkiye ile tartışmanın ötesine geçebileceğini söyledi.
Ticari İlişkiler

Türkiye ile İran'ın kara sınırı 560 km'dir. Karadan Gürbulak Sınır Kapısı iki ülkeyi birbirine bağlar. Ekonomik İşbirliği Teşkilatı kurucu üyelerinden olan Türkiye ve İran arasındaki ticaret hacmi 2000 yılında 1 milyar dolarken 2005 yılında 4 milyar dolara 2011 yılında ise 14,9 milyar dolara yükselmiştir. Türkiye %30'u bulan yaklaşık 10 milyar metreküp doğalgaz ihtiyacını İran'dan Tebriz-Ankara boru hattı ile karşılamaktadır. Ayrıca İran petrolünün Avrupa pazarına açılması için Türkiye üzerinden geçecek olan Pers Boru Hattı (yeni adıyla Nabucco pipeline) projeside 2010 yılında atılan imzalarla onaylanmıştır.
Terörizm
İran'ın kuzeyi Türkiye'nin ise güney doğusunda varlığını sürdüren ve PKK'nın da bağlı olduğu Kürdistan Topluluklar Birliği'nin (KCK) üyesi olan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) zaman zaman iki ülkenin topraklarında eylemler gerçekleştirmektedir. PJAK'a karşı İran ve Türk Silahlı Kuvvetleri ayrı ayrı mücadeleler yürütmekte ancak İran'ın PKK'ya olan bakış açısı Türkiye tarafından tartışılmaktadır.
2025 İran-İsrail Savaşı
İran-İsrail savaşı sonrasında, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran'ın İsrail'in hava saldırılarına karşı İran'ın füze ile cevap vermesini meşru bir öz savunma eylemi olarak nitelendirmiş ve İran'ın kendisini koruma hakkını vurgulamıştır.
İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'a karşı, Tahran'ın geliştirmekte olduğu nükleer ve balistik füze programından dolayı başlatmış oldukları ortak operasyonun hemen bir ay öncesinde, 28 Ocak 2026 tarihinde, Türkiye'de İran adına casusluk yaptıkları iddia edilen altı kişi düzenlenen operasyonla tutuklandı. Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve emniyet birimlerinin ortak çalışması sonucunda gözaltına alınan şüpheliler arasında bir İran vatandaşı da bulunduğu, zanlıların başta İncirlik Hava Üssü olmak üzere Türkiye'deki kritik askeri üsler ve hassas bölgeler hakkında bilgi topladıkları ve İran Devrim Muhafızları ile irtibatlı oldukları öne sürüldü. Anadolu Ajansı tarafından aktarılan bilgilere göre İstanbul'da hakim karşısına çıkarılan şüpheliler, siyasi ve askeri casusluk suçlamaları kapsamında tutuklu yargılanmak üzere cezaevine gönderildi. Olay, bölgede ABD-İran geriliminin arttığı ve olası bir askeri müdahale ihtimalinin tartışıldığı bir dönemde gerçekleşirken, Ankara İran'a yönelik dış müdahalelerin bölgesel istikrarsızlığa ve yeni bir mülteci akınına yol açabileceği uyarısında bulundu.
2025-2026 İran Protestolarında Türkiye'nin tutumu
Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 9 Ocak 2026 tarihinde TRT Haber'de verdiği mülakatta, İran'da yaşanan olaylara ilişkin olarak protestoların boyutunu önceki protestolara kıyasla küçümseyen ve protestoların İsrail'in çıkarlarına hizmet edebileceği endişesiyle rejim yanlısı bir tutum sergileyerek şu açıklamalarda bulundu:
Şimdiki gösteriler bir önceki gösterilerin seviyesinde değil. Onun çok daha altında. Ama şöyle bir husus var. Kendi sahici gerekçelerinden ve yapısal sorunlarından dolayı olan bu gösterileri aynı zamanda yurt dışından İran'ın rakipleri tarafından da manipüle edildiği de ayrı bir gerçek. Ha böyle bir realite de var. Mossad bunu gizlemiyor. Kendi internet hesaplarından, Twitter hesaplarından İran halkını ayaklanmaya çağırıyor İran rejimine karşı. (12 Gün Savaşı'ndan sonra da benzer açıklamalar oldu) Tabi... (İsrail) fiili saldırıda bulunduğu için İran halkı orada başka bir tavrı ortaya koydu, asil bir tavır koydu. Düşman saldırısı karşısında birleştiler. Farklılıkları bir kenara bıraktılar. Tek yumruk olacağız, direneceğiz dediler. Orada İsrail aradığını bulamadı. Ama burada savaşın olmadığı bir ortamda başka sahici sıkıntıların reaksiyona yol açtığı bir ortamda İsrail'in bunu değerlendirmeye çalıştığını da görüyoruz. Benim şahsi değerlendirmem (...) bu tabii ki rejime çok güçlü bir mesaj veriyor. Rejimin ben bunu alacağına eminim. (...) Ama İsrail'in beklediği bir sonun olmayacağını kesinlikle görüyorum. İran halkı hangi konuya kimin için ve ne kadar tepki koyacağını bilir"
11 Ocak 2026 tarihinde, İstanbul iline bağlı Fatih Kaymakamlığı da Dışişleri Bakanı Fidan'ın ortaya koyduğu siyasi iradeye uygun olarak, İran İslam Cumhuriyeti Başkonsolosluğu çevresinde oluşabilecek "provokatif eylemleri" önlemek amacıyla, planlanan bir basın açıklamasını asayiş ve güvenlik gerekçesiyle yasakladı:
Kamu düzeninin korunması ve olası "provokatif eylemlerin" engellenmesi amacıyla, toplantı ve basın açıklaması alanlarının Valilik tarafından 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu çerçevesinde belirlendiği; söz konusu alanın bu kapsamda yer almadığı, ayrıca 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'na muhalefet edilebileceği, başkonsolosluk önü ve çevresinde yoğun insan ve araç trafiği bulunması nedeniyle güvenlik risklerinin artacağı ifade edilerek basın açıklaması yasaklanmıştır.
NewsNation'a konuşan kaynaklara göre, Türk hükûmetinin İran rejimiyle, Türkiye'de İran rejimi karşıtı protestolara katılan kişilerin tutuklanmasına yönelik bir iş birliği anlaşması yaptığı iddia edilmiştir. Haberde, bu tür bir iş birliğinin özellikle Türkiye'de yaşayan İranlı muhalifleri hedef aldığı öne sürülmüştür.
Beş yıl önce kendisinin ve ailesinin güvenliği gerekçesiyle İran'dan ayrılan İranlı fotoğrafçı Şekayeg Moradiannejad, NewsNation'a verdiği demeçte, Türkiye ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin tarihsel olarak yakın olduğunu ve tarafların birbirlerini desteklediğini belirtmiştir. Moradiannejad, bu nedenle söz konusu iddiaların kendisini şaşırtmadığını ifade etmiş; İran İslam Cumhuriyeti'nin, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki hükûmetle iş birliği içinde, bazı muhaliflerini Türkiye'den kaçırarak daha sonra İran'da idam ettiği yönünde iddialarda bulunmuştur.
Ayrıca, güvenliği konusundaki endişeler nedeniyle isminin gizli tutulmasını isteyen bir İranlı mülteci de NewsNation'a yaptığı açıklamada, Türkiye'nin İran İslam Cumhuriyeti rejimine destek verdiğini ileri sürmüştür.
Bu destek Türkiye sokaklarına da yansımıştır. Fatih Kaymakamlığı tarafından alınan gösteri yasağı kararına rağmen, 18 Ocak tarihinde İstanbul'da bulunan İran Başkonsolosluğu binası önünde rejim yanlısı bir grup gösterici ellerinde İran İslam Cumhuriyeti, Filistin, Hizbullah, Hamas ve Yemen'deki Husi hareketinin bayraklarını taşıyarak rejim lehine gösteri yaptı. Eylem sırasında konuşmacılar, İran'da son dönemde meydana gelen olayların kamuoyunda “halk hareketi” olarak sunulduğunu, ancak bu gelişmelerin gerçekte "Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından desteklenen, İran'ı istikrarsızlaştırmayı amaçlayan terör ve sabotaj faaliyetleri" olduğunu ileri sürdü. Bu sürecin, 1979 İran İslam Devrimi'nden bu yana İran'a yönelik olarak sürdürüldüğü ifade edilen çok yönlü baskı ve müdahalelerin bir devamı niteliğinde olduğu savunuldu.
Eylem boyunca çeşitli sloganlar atıldı. Atılan sloganlar arasında “Hamas'a selam, direnişe devam”, “Vur vur inlesin, Washington dinlesin”, “Amerika'ya ölüm, İsrail'e ölüm”, “Kahrolsun Pehlevi”, “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi”, “Kahrolsun Amerika, kahrolsun İsrail”, “İran-Türkiye omuz omuza”, “İncirlik ve Kürecik kapatılsın” ve “Devrimci İran onurumuzdur” ifadeleri yer aldı. Eylemcilerin Hamas liderleri İsmail Haniye ve Yahya Sinvar'ın posterlerini taşıdıkları da görüldü.
5 Nisan 2026’da İstanbul, Küçükçekmece'de, Türkiye Caferileri lideri Selahattin Özgündüz'ün önderliğinde Zeynebiye Hareketi Gençlik Merkezi tarafından, İran’a destek amacıyla araç konvoyu düzenlendi. Türkiye ve İran bayraklarıyla donatılan yüzlerce aracın katıldığı etkinlik nedeniyle şehir genelinde uzun araç kuyrukları oluştu. Organizatörler, konvoyun yalnızca bir destek gösterisi değil, aynı zamanda zulme karşı ortak duruş ve ümmet bilincinin bir yansıması olduğunu belirtirken, Türkiye ile İran halkları arasındaki kardeşlik bağlarının süreceğini ifade etti; etkinlik sırasında sloganlar atıldı ve dualar edildi.
İran'dan Türkiye'ye yönelik balistik füze saldırıları
2026 yılında Türkiye, İran kaynaklı olduğu belirlenen bir dizi balistik füze saldırılarıyla karşılaşmıştır. 4 Mart'ta başlayan saldırılarda, Irak ve Suriye hava sahasını geçen füzeler, NATO hava ve füze savunma sistemleri tarafından havada etkisiz hâle getirilmiştir. Hatay, Gaziantep ve Adana civarına füze parçaları düşmesine rağmen can kaybı yaşanmamıştır. Türkiye, Patriot sistemlerini stratejik bölgelere konuşlandırarak hava sahasını korumuş ve İncirlik Hava Üssü'nün güvenliğini ön plana çıkarmıştır.
Birinci Saldırı - 4 Mart 2026
4 Mart 2026 tarihinde İran'dan ateşlenen ve Irak ile Suriye hava sahasını geçerek Türkiye'ye yönelen bir balistik mühimmatın NATO hava savunma unsurları tarafından imha edilmesiyle sonuçlanan güvenlik olayıdır. Türkiye Millî Savunma Bakanlığına göre söz konusu mühimmat, Doğu Akdeniz'de konuşlu NATO hava ve füze savunma sistemleri tarafından Türk hava sahasına girmeden önce angaje edilerek etkisiz hâle getirilmiştir.
Olayın ardından yapılan açıklamalarda, önleme sırasında kullanılan hava savunma füzesine ait bir parçanın Hatay ilinin Dörtyol ilçesinde açık bir alana düştüğü belirtildi. Yetkililer, olayda herhangi bir can kaybı veya yaralanma yaşanmadığını bildirdi. Türkiye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran da yaptığı açıklamada, kurumların süreci anlık koordinasyon içinde takip ettiğini ve Türkiye'nin hava sahasını koruma kapasitesinin en üst seviyede olduğunu ifade etti.
Diplomatik düzeyde ise Türkiye Dışişleri Bakanlığı, olayın ardından İran'ın Ankara Büyükelçisini bakanlığa çağırarak yaşanan hadiseye ilişkin Türkiye'nin tepki ve endişelerini iletti. Türk yetkililer, ülkenin toprakları ve hava sahasına yönelik her türlü tehdide karşı gerekli önlemlerin kararlılıkla alınacağını vurgularken, bölgedeki taraflara çatışmaların yayılmasına yol açabilecek adımlardan kaçınma çağrısında bulundu ve NATO ile müttefiklerle iş birliğinin sürdürüleceğini açıkladı.
İkinci Saldırı - 9 Mart 2026
9 Mart 2026 tarihinde İran'dan ateşlendiği tespit edilen bir balistik mühimmatın Türkiye hava sahasına yönelmesi ve Doğu Akdeniz'de konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından etkisiz hâle getirilmesiyle sonuçlanan güvenlik olayıdır. Türkiye Millî Savunma Bakanlığı (MSB), söz konusu mühimmatın Türk hava sahasına girdikten sonra angaje edilerek düşürüldüğünü duyurdu. Yerel kaynaklara göre önleme sırasında oluşan parçalar Gaziantep'in Şahinbey ilçesindeki Güneyşehir TOKİ konutları çevresindeki boş arazilere düştü. Olayda herhangi bir can kaybı ya da yaralanma meydana gelmedi.
Olay, İran'ın ABD ve İsrail tarafından İran'a yönelik gerçekleştirilen saldırılara karşı bölgedeki bazı ülkelere düzenlediği misillemeler sırasında meydana geldi. Bu gelişme, 4 Mart 2026'da İran'dan ateşlenen ve NATO hava savunma unsurları tarafından imha edilen bir balistik mühimmatın parçalarının Hatay'ın Dörtyol ilçesine düşmesiyle sonuçlanan olaydan sonra Türkiye hava sahasının ihlal edildiği ikinci vaka olarak kaydedildi. İran yönetimi Türkiye'ye yönelik füze saldırısı düzenlediği iddialarını reddetti ve olayın İran ordusunun bağımsız hareketi sonucu gerçekleşmiş olabileceğini ileri sürdü.
Diplomatik düzeyde Türkiye Dışişleri Bakanlığı, olayın ardından İran'ın Ankara Büyükelçisi Muhammed Hasan Habibullahzade'yi bakanlığa ikinci kez çağırarak Türkiye'nin tepki ve endişelerini iletti. Diplomatik kaynaklara göre büyükelçiden olayla ilgili açıklama talep edilirken, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan İranlı yetkililere Türkiye'ye yeni füze yönelmemesi gerektiği mesajının iletildiğini açıkladı.
İran'dan Türkiye'ye yönelik balistik füze tehdidinin artmasından dolayı 10 Mart 2026 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı Türk hava sahasının korunması için bir Patriot hava savunma sisteminin Malatya'ya konuşlandırıldığını bildirdi.
Bu saldırının ardından, İran'dan gelebilecek ek füze saldırılarının önünü alabilmek için MSB Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri ve Bakanlık Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk 12 Mart tarihinde düzenlediği basın toplantısında şu açıklamayı yapmıştır:
"İncirlik bir Türk üssüdür. Üzerindeki tüm tesisleri ile birlikte mülkiyeti Türkiye Cumhuriyeti'ne aittir. Üs komutanı Türk Tuğgeneralimizdir. Orada Amerikan askerlerinin olması Amerikan üssü olduğu anlamına gelmez".
MSB'nin söz konusu açıklaması, İran'ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney'in "komşularımızla dostluğa inanıyoruz ancak bölge ülkelerinde bulunan ABD üslerini vurmaya devam edeceğiz" açıklamasından sonra gelmişti.
Üçüncü Saldırı - 13 Mart 2026
İran'dan Türkiye'ye karşı düzenlenen iki balistik füze saldırısının ardından, 13 Mart 2026 tarihinde üçüncü bir füze saldırısı gerçekleşmiştir. Söz konusu balistik füzenin Türk hava sahasına girmesinin ardından Adana ilinde bulunan İncirlik hava üssünde sirenler çalmıştır. İran tarafından fırlatılan balistik füze NATO unsurları tarafından havada vurularak etkisiz hale getirilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı (MSB) yaşanan saldırı sonrasında bir açıklama yayınlamıştır. Bakanlık söz konusu tehdidin NATO unsurları tarafından etkisiz hale getirildiğini kamuoyunun bilgisine sunduktan sonra olayın tüm boyutlarının aydınlatılması amacıyla İran ile görüşmelerin sürdürüldüğü belirtilmiş, olay hakkında daha fazla ayrıntı paylaşmamıştır.
Konuya ilişkin NATO da kısa bir açıklama yapmıştır. İttifak sözcüsü Allison Hart, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada NATO'nun Türkiye'ye doğru yönelen İran balistik füzesini bir kez daha başarıyla önlediğini ve ittifakın müttefiklerini savunma konusundaki kararlılığını sürdürdüğünü ifade etmiştir. Olayın ardından Adana'daki İncirlik Hava Üssü yakınlarında gece saatlerinde siren sesleri duyulduğu bildirilmiştir. Türk basınında yer alan haberlere göre sirenler sabah saat 03.30 civarında çalmış ve yaklaşık beş dakika sürmüştür. Sosyal medyada olay anına ait olduğu iddia edilen görüntüler paylaşılmış, bazı paylaşımlar hakkında dezenformasyon iddiasıyla savcılıkların soruşturma başlattığı aktarılmıştır.
İran'ın Ankara Büyükelçiliği ise yayımladığı açıklamada İran'dan Türkiye'ye doğru herhangi bir mühimmat fırlatılmadığını savunmuş ve konunun incelenmesi için ortak teknik ekip kurulmasına hazır olduklarını belirtmiştir.
İran tarafından yapılan açıklamanın ardından 14 Mart tarihinde Dışişleri Hakan Fidan da konu ile alakalı bir açıklamada bulunarak, İranlı yetkililerin Türkiye'ye füze atmadıklarını söylediklerini ancak bu açıklamaya karşın eldeki mevcut verilerin füzelerin İran'dan fırlatıldığına delalet ettiğinin altını çizmiştir. Fidan sözlerine devam ederek "bu vahim hadiseyle ilgili olarak İranlı muhataplarımızla doğrudan temas halindeyiz" şeklinde açıklamasını noktalamıştır.
İran'dan gelen bu üçüncü füze saldırısı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 12 Mart 2026 tarihinde yapmış olduğu "Türkiye'ye el uzatanın eli, dil uzatanın dili yanar" açıklamasından hemen bir gün sonra gerçekleşmiştir.
Dördüncü Saldırı - 30 Mart 2026
30 Mart 2026 tarihinde Milli Savunma Bakanlığı (MSB), İran'dan ateşlendiği değerlendirilen bir balistik mühimmatın Türk hava sahasına girdiğini ve bölgede konuşlu NATO hava ve füze savunma unsurları tarafından imha edildiğini açıklamıştır. Açıklamada, Türkiye'nin topraklarına ve hava sahasına yönelen her türlü tehdide karşı gerekli tedbirlerin “kararlılıkla ve tereddütsüz” alındığı ve gelişmelerin millî güvenlik önceliği çerçevesinde yakından takip edildiği ifade edilmiştir.
Gazeteci Sinan Burhan, 30 Mart 2026 tarihinde İran'dan Türkiye'ye ateşlenen balistik mühimmatla ilgili çeşitli iddialarda bulunmuştur. Güvenlik kaynaklarına dayandırdığı açıklamalarında Burhan, söz konusu füzenin İran'ın batı bölgelerinden fırlatıldığını ifade etmiş ve bu füzenin Malatya semalarında NATO unsurları tarafından etkisiz hale getirildiğini belirtmiştir. Burhan'a konuştuğu aktarılan güvenlik kaynakları ise füzenin muhtemel hedefinin Kürecik radar üssü olduğu değerlendirmesinde bulunmuştur.
Olayın ardından Genelkurmay Başkanı Selçuk Bayraktaroğlu ile NATO Askerî Komite Başkanı Amiral Giuseppe Cavo Dragone arasında video konferans yöntemiyle bir görüşme gerçekleştirilmiş ve bölgesel güvenlik konuları ele alınmıştır.
Bu saldırı, Hakan Fidan'ın 26 Mart 2026 tarihinde A Haber kanalında katıldığı bir televizyon programında kendisine yöneltilen "Türkiye üzerinde birkaç İran füzesi engellendi, ama bir süredir tekrarlanmış değil, arka planda, füzeler Türkiye'ye doğru, hava sahasını işgal edecek şekilde fırlatıldıktan sonra nasıl bir süreç işledi ki böyle bir şey tekrarlanmadı, en azından şu ana kadar" şeklindeki soruya doğrudan yanıt vermemesi ve gülerek "Buna cevap vermek zorunda mıyım" ifadelerini kullanmasının ardından gerçekleşmiştir.
Diğer Saldırı İddiaları
20 Mart 2026
20 Mart 2026 tarihinde Adana'da bulunan İncirlik Hava Üssü'nde İran'dan fırlatıldığı düşünülen bir balistik füze nedeniyle sirenler çaldı. Bölgede yaşayan vatandaşların tanıklıklarına göre patlama sesi duyulduğu kaydedildi. Buna karşın Milli Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada sirenlerin "yanlış alarm" sebebiyle aktif hale geldiği ve olumsuz bir durumun yaşanmadığını belirtti.
Türkiye'den, kendi topraklarına yönelik bir saldırı olmadığına dair yapılan açıklamanın ardından, İran'ın yeni yüce lideri Mücteba Hamaney'e atfedilen açıklamada Türkiye'ye yönelik yapılmış olduğu belirtilen balistik füze saldırısının, İran tarafından yapılmadığı, saldırının İsrail tarafından gerçekleştirilmiş bir "sahte bayrak" operasyonu olduğu belirtilmiştir.
27 Mart 2026
20 Mart tarihindeki saldırı iddialarının birebir benzeri 27 Mart 2026 tarihinde de dillendirilmiştir. Adana ilinde ikamet etmekte olan vatandaşların sosyal medya paylaşımlarında İncirlik Hava Üssü dolaylarında siren seslerinin duyulduğuna dair paylaşımlar yapılmıştır. Buna karşın Milli Savunma Bakanlığı yapmış olduğu resmi açıklamada sosyal medyada siren seslerinin duyulduğunu kabul etse de, "herhangi bir saldırı veya olumsuz bir durum bulunmamaktadır. Yanlış alarm olduğu değerlendirilmektedir" şeklinde bir açıklama yapmıştır.
Ayrıca bakınız
- 2026 İran'dan Türkiye'ye yönelik balistik füze saldırıları
- 2026 İran Savaşı
- 2025-2026 İran protestoları
- Zeynebiye Hareketi
- Venezuela-İran ilişkileri
- İran-Türkiye ilişkileri
- Türkiye'nin ikili ilişkileri
- İran'ın ikili ilişkileri
- Türkiye'nin Asya ülkeleri ile ikili ilişkileri
