Destek
Ücretsiz İndirme ve Bilgi Platformu

Türk karşıtlığı veya Antitürkizm salt bir etnik gruba duyulan husumetin ötesinde, Avrupa'nın kendi kimliğini tanımlama sürecinde ihtiyaç duyduğu negatif ayna iş

Türk karşıtlığı

Vikipedi, özgür ansiklopedi
İtalyan ressam Jacopo Ligozzi'ye ait "Türk Papa'sı" (Müftü) ve canavar tasviri, Osmanlı imgesini şeytanlaştırma amacı taşıyan bir propagandadır. Müftünün yanındaki canavar, Hristiyan ikonografisinde kâfir ve deccal kavramlarını simgeleyen alegorik bir tasvirdir. Çizim, Türkleri 'şeytani bir özle' özdeşleştirerek Avrupa kolektif belleğindeki Türk algısını bilinçli şekilde canavarlaştırmıştır.

Türk karşıtlığı veya Antitürkizm salt bir etnik gruba duyulan husumetin ötesinde, Avrupa'nın kendi kimliğini tanımlama sürecinde ihtiyaç duyduğu negatif ayna işlevini gören tarihsel ve sosyolojik bir fenomen olarak kabul edilir. Türklere, Türk kültürüne, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve bu kimliğin tarihsel öncülü olan Osmanlı İmparatorluğu'na yönelik sistematik düşmanlık, ayrımcılık ve kalıplaşmış önyargılar bütünü olarak tanımlanan bu olgu, Avrupa medeniyet tasavvurunun sınırlarını çizen temel parametrelerden biridir. Vamık Volkan'ın büyük grup kimliği ve seçilmiş travma teorilerine göre, toplumlar kendi iç bütünlüklerini sağlamak için kötü olan her şeyi dışsallaştırıp bir düşman imgesine yansıtırlar.Edward Said'in Oryantalizm tezinde ise Batı'nın kendi rasyonel, demokratik ve medeni benliğini inşa edebilmesi için, irrasyonel, despotik ve barbar bir ötekine ihtiyacı vardır; tarihsel süreçte bu boşluğu en somut ve tehditkar biçimde dolduran öznenin Türkler olduğu savunulur.

Akademik literatür, bu karşıtlığın kökenlerini genellikle Hunların Avrupa'ya girişine kadar geri götürmektedir.Hunların etnik kökeni tarihçiler arasında tartışmalı bir konu olsa da, Attila figürü üzerinden Avrupa kolektif hafızasında "Doğu'dan gelen, medeniyeti tehdit eden yıkıcı ve barbar güç" arketipinin ilk örneğini oluşturmuşlardır. Ancak bu karşıtlığın kristalize olması, dağınık bir korkudan sistematik bir nefret ideolojisine dönüşmesi, Türklerin İslamiyet'i kabul etmesi ve akabinde Selçuklu ile Osmanlı aracılığıyla Hristiyan Avrupa'yla doğrudan, uzun süreli ve varoluşsal bir askeri-siyasi temasa geçmesiyle gerçekleşmiştir. Bu süreçte "Türk", sadece etnik bir kimlik olmaktan çıkarak, Hristiyanlık karşıtı kafirin somutlaşmış hali, Avrupa'nın jeopolitik bütünlüğünü tehdit eden yegane güç olarak kodlanmıştır. Bu bağlamda, Türk karşıtlığının konjonktürel bir korku veya basit bir yabancı düşmanlığı refleksi olmanın ötesinde; Avrupa kimliğinin inşasında kurucu öteki ve kurucu dışsal olarak işlev gören stratejik, tarihsel derinliğe sahip çok katmanlı bir ideoloji olarak ele alınır.

Kavramsal çerçeve

Literatürde sıklıkla birbirinin yerine kullanılan Antitürkizm ve Türkofobi (İngilizce: Turkophobia) kavramları, esasında tarihsel bağlamda farklı psikososyal dinamiklere, farklı dönemlere ve farklı motivasyonlara işaret etmektedir. Antitürkizm, olgunun en geniş, yapısal ve ideolojik tanımını oluşturur ve Yahudi karşıtlığını ifade eden Antisemitizm kavramına benzer bir işlev görerek, Türklere karşı duyulan sistematik, teolojik temelli ve kültürel husumeti tanımlar. Buna karşın Türkofobi terimi, 19. yüzyılda bir politik olgu olarak ortaya atılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu sorunu bağlamında Avrupa diplomasisinin merkezine oturduğu 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyılda, özellikle İngiliz ve Batı Avrupa siyasi literatüründe Türkofobi kelimesi icat edilmiş ve dolaşıma sokulmuştur. Bu dönemde -fobi eki, bir ulusa karşı duyulan siyasi husumeti ve stratejik karşıtlığı tanımlamak için modern politik jargonun bir parçası haline gelmiştir. Gladstone dönemi İngiltere'sindeki liberal çevreler, Türk karşıtı tutumlarını medeniyet savunusu olarak sunmuş ve bu terim, tarihsel korkuyu modern bir siyasi nefrete dönüştürmüştür.

Arka plan

Clermont Konsili

Papa II. Urbanus, Clermont Konsili'nde.

Hristiyan Avrupa'nın Doğu dünyasıyla ve dolayısıyla Türklerle olan ilk kitlesel ve ideolojik karşılaşması, Haçlı Seferleri dönemine denk düşmektedir. 1095 yılında Papa II. Urbanus'un Clermont Konsili'nde yaptığı tarihi çağrı, Avrupa tarihinde organize, kurumsal ve kıta çapında bir İslam karşıtı retoriğin miladı kabul edilmektedir. Papa II. Urbanus, o dönemde feodal çatışmalarla bölünmüş olan Avrupa soylularını ve halkını birleştirmek, aynı zamanda Papalığın sarsılan otoritesini Doğu Kiliseleri üzerinde de tesis etmek amacıyla, Doğu'daki Müslüman varlığını "Hristiyanlığın düşmanları" olarak tanımlamış ve bu düşmanlığı, Avrupa kimliğinin kurucu bir unsuru haline getirmiştir.Papa'nın söylemi, Türkleri sadece bir düşman olarak değil, "kirletici" bir unsur olarak sunmuştur. Kiliselerin "pisliklerle kirletildiği", Hristiyanların sünnet edilip kanlarının vaftiz kurnalarına döküldüğü gibi dehşet verici ve kışkırtıcı hikayeler anlatılarak, savaşı kutsal bir "temizlik" harekâtına dönüştürmüştür. Papa, Türklerin "Bizans'tan iki ayda yürünemeyecek kadar büyük bir araziyi gasp ettiğini" belirterek, bu "aşağılık ırkın" Hristiyan topraklarından sürülmesini emretmiştir.

II. Urbanus, konsilde yaptığı konuşmada Türkler için şunları söylemiştir:

Kudüs ve Konstantinopolis sınırlarından korkunç bir hikaye kulağımıza geldi. Pers krallığından bir ırk (Türkler'e atıfla), lanetli bir ırk, Tanrı'dan tamamen uzaklaşmış, kalbini yönetemeyen ve ruhunu Tanrı'ya emanet etmemiş bir nesil, Hristiyan topraklarını işgal etmiş ve onları kılıçla, yağmayla, işkenceyle yok etmiştir.

Birinci Haçlı Seferi

Birinci Haçlı Seferi'ne katılan veya tanıklık eden kronik yazarları, Papa'nın başlattığı bu retoriği daha da derinleştirerek, sonraki yüzyıllara miras kalacak kalıp yargılar üretmişlerdir. Albert of Aachen ve Guibert of Nogent gibi yazarlar, İslam'ı teolojik bir sapkınlık olarak ele almanın ötesine geçerek, onu bir "şehvet dini" ve Türkleri de bu şehvetin ve şiddetin uygulayıcıları olarak tasvir etmişlerdir. Bu metinlerde, Türklerin sözde çok eşliliği, haremleri ve Hristiyan kadınlarına yönelik sözde arzuları, onların "doğal ahlaksızlığının" kanıtı olarak sunulmuştur

Özellikle Antakya Kuşatması (1097-1098) sırasında yaşanan zorluklar, açlık ve liderler arasındaki anlaşmazlıklar, kronik yazarları tarafından "Türklerin şeytani kurnazlığı" ve "acımasızlığı" üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Haçlı ordusundaki disiplinsizlik ve başarısızlıklar, düşmanın insanüstü kötülüğüyle meşrulaştırılmıştır. Bu dönemde üretilen "Müslüman barbarlığı" fikri, sadece düşmanı tanımlamakla kalmamış, aynı zamanda Hristiyanların kendi içindeki birliği sağlama aracı olarak da kullanılmıştır. Haçlı liderlerinin mektuplarında ve dönemin anlatılarında, Hristiyan birliği retoriği, sahadaki gerçek bölünmüşlüğe rağmen sürekli vurgulanmış; bu birlik, ancak ortak düşman Türklerin yok edilmesi hedefiyle mümkün görülmüştür.

Haçlı Seferi sonrası

Haçlı devletlerinin kurulmasından sonra, bölgedeki Hristiyan kronik yazarları Türklerle daha yakın temaslar kurmuştur. Kudüs Krallığı'nın önemli tarihçilerinden Surlu William, Türklerin askeri yeteneklerini kabul etmekle birlikte, onları medeniyet dışı göçebeler olarak tasvir etmiştir. William, Türklerin kökenini açıklarken "dilin bozulmasıyla Türk dediğimiz Partlılar" ifadesini kullanmış ve onları Fâtımîler'den askeri yetenek ve şövalyelik açısından üstün bulmuştur. Ancak bu üstünlük hayranlık değil, tehlikenin büyüklüğüne işaret etmek içindir. William'a göre Türkler, "kendi kabilelerinden başka kimseye sadık olmayan", "güvenilmez" ve "başıboş" bir güçtür. Eserinde Türkler ve Türkmenler ayrımını yaparak, bu grupların Suriye ve Filistin'e akın etmesini bir istila ve medeniyetin yıkımı olarak kayda geçirmiştir.

Retorik

16. yüzyıl Avrupa'sındaki Türk korkusunu yansıtan, 1569 tarihli bir propaganda broşürü. İçinden Türk kafası çıktığı iddia edilen bu yumurta gibi doğaüstü sayılan olaylar, o dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nun ilerleyişine dair ilahi bir uyarı veya kıyamet alameti olarak yorumlanıyordu.

Türk karşıtı retorik, teolojik ve eskatolojik anlatılarla desteklenen bir insanlıktan çıkarma motifine dayanır. Türklerin Batı'ya doğru ilerleyişi, İncil'deki kıyamet alametlerinin gerçekleşmesi olarak yorumlanmıştır. Orta Çağ Hristiyan kozmolojisinde, Ye'cüc ve Me'cüc kavimlerinin, İskender'in Kafkasya'da inşa ettiği devasa bir duvarın arkasına hapsedildiğine inanılırdı. Türklerin Anadolu'ya girişi ve Avrupa kapılarına dayanması, Hristiyan teologlar tarafından bu duvarın yıkıldığının, Deccal'in ordularının serbest kaldığının ve kıyamet sürecinin başladığının kanıtı olarak sunulmuştur.Türkler, Ebstorf Haritası'nda; Tarraconta adasında yaşayan, Ye’cûc ve Me’cûc soyundan gelen, "doğmamış bebek yiyerek beslenen barbar ve kirli bir halk" olarak tasvir edilmiştir.Türk karşıtlığı ile Antisemitizmin kesiştiği tarihsel nokta biri ise, özellikle Alman halk kültüründe ve teolojisinde yer bulan Kızıl Yahudiler (Almanca: Die Roten Juden) efsanesidir. 13. yüzyıldan itibaren yayılan bu inanca göre, Türkler aslında İsrail'in Kayıp On Kabilesi'dir ve Hristiyanlığı yok etmek üzere Doğu'dan gelen intikamcı bir güçtür. Türklerin sünnet olması ve domuz eti yememesi gibi pratikler, bu iki grubun aynı "şeytani kökene" sahip olduğu fikrini güçlendirmiştir. Reformist teolog Philipp Melanchthon, Türkleri açıkça Kızıl Yahudiler olarak tanımlayarak, o dönemde Avrupa'da halihazırda var olan Yahudi düşmanlığını Türk korkusu ile birleştirmiş ve her iki gruba yönelik nefreti teolojik bir zemine oturtmuştur.

I. Viyana Kuşatması dönemi, Türk korkusunun (Almanca: Türkenfurcht) zirveye ulaştığı dönemdir. Bu dönem aynı zamanda matbaanın yaygınlaşmasıyla, Türk karşıtı retoriğin tarihteki ilk kitlesel medya propagandasına dönüştüğü çağdır. 17. yüzyılın başına kadar 2463 adet "Türk baskısı" (Almanca: Türkendrucke) üretilmiştir. Bu yayınlarda öne çıkan temalar sistematik bir barbarlaştırma ve ötekileştirme üzerine kuruluydu. Sultan'dan geldiği iddia edilen sahte mektuplar yayımlanarak, Türklerin Hıristiyanları yok etme, kiliseleri ahıra çevirme ve kadınlara tecavüz etme planları olduğu gibi halkı korkutacak hikayeler ileri sürülmüştür. Broşürler, Türklerin Hıristiyanlara uyguladığı iddia edilen işkenceleri (deri yüzme, kazığa oturtma, parçalama, bebekleri ikiye bölme) en ince detayına kadar betimlemiştir. Bu anlatılar, okuyucuda tiksinti ve dehşet uyandırarak, Türkleri insanlık çemberinin dışına itmiştir.

Alman ksilograf ve ressam Erhard Schön'ün Turkish Atrocities in the Vianna Woods çizimi, öldürülen kadınları ve kazığa oturtulan çocukları tasvir ediyor. Bu çizim, Avrupa'da Türk karşıtı duyguları körüklemek ve Osmanlı ordusunu barbar olarak tasvir etmek için kullanılan erken dönem görsel propagandasının bir örneğidir.

Erhard Schön'ün 1530 tarihli Turkish Atrocities in the Vianna Woods adlı ağaç baskısı, Osmanlı askerlerinin bebekleri mızraklara geçirmesi ve hamile kadınların karınlarını deşmesi gibi şiddet sahneleri üzerinden kurgulanan vahşet propagandasının önemli bir örneğidir. Hristiyan ikonografisindeki Masumların Katli sahnesine görsel bir atıf niteliği taşıyan bu betimlemeler, Türkleri İncil'deki bebek katilleriyle özdeşleştirerek teolojik bir kötülük düzlemine taşımış; özellikle hamile kadınlara ve fetüslere yönelik saldırı tasvirleri, düşmanın sadece mevcut askeri gücü değil, toplumun biyolojik devamlılığını ve geleceğini de hedef aldığı mesajını vererek karşı şiddeti meşrulaştıran bir "sınır vahşet" işlevi görmüştür. 16. yüzyıl el ilanlarından Balkan Savaşları raporlarına kadar uzanan bir süreklilikle işlenen bu tema, Hans Sachs gibi dönemin edebi figürlerinin eserleriyle halk tabanına yayılmış, böylece Türk imgesini insanlık dışı bir varlığa dönüştüren bu retorik, Türkenfurcht kavramının Avrupa'nın kolektif hafızasına ve gündelik yaşamına yerleşmesinde belirleyici bir rol oynamıştır.

Kronoloji

Türk karşıtı ittifak

14. yüzyılda Marino Sanudo Torsello gibi Venedikli devlet adamları, Bizans ve Türkler arasındaki dengeyi gözeterek, 1332-1334 yılları arasında ilk ciddi anti-Türk birliğinin kurulmasına öncülük etmişlerdir. Bu dönemde Haçlı Seferi kavramı, yerini daha seküler ve savunma odaklı ittifaklara bırakmaya başlamıştır. Özellikle Macar Kralı Matthias Corvinus ile Papa IV. Sixtus arasındaki mektuplaşmalar, Türk tehdidini nasıl bir pazarlık unsuru haline geldiğini gösterir. Corvinus, krallığını ve kendisini Hristiyanlığın kalesi olarak konumlandırarak Papalık'tan maddi ve manevi destek talep etmiştir. Benzer şekilde Polonya Kralı Johannes Olbracht'ın Haçlı seferi propagandası, aslında içerideki siyasi hedeflerini gizleyen bir araç olarak kullanılmıştır. Bu dönemde sınır bölgelerinde (Hırvatistan, Macaristan, Banovina) inşa edilen kaleler ve gözetleme kuleleri, gibi yapılar, anti-Türk direnişin taşa kazınmış sembolleriydi. Banovina'daki kaleler üzerine yapılan disiplinlerarası dijital rekonstrüksiyon çalışmaları, bu yapıların "Türk korkusu" ile şekillenen bir savunma mimarisinin ürünü olduğunu ortaya koymaktadır.

1453 Travması

Hristiyanlığın merkezi olan Constantinople'un kaybedilmesi bir travma olarak değerlendirilir. Bu kayıp Hristiyan Avrupa'da derin bir jeopolitik travma ve teolojik bir şok etkisi yaratmıştır. Doğu Roma İmparatorluğu'nun başkentinin düşüşü, sadece stratejik bir kalenin kaybı değil, Hristiyanlığın doğudaki son kalesinin çöküşü ve İslam'ın Avrupa'nın kalbine doğru durdurulamaz yürüyüşünün başlangıcı olarak algılanmıştır. Bu olay, dönemin Kilise babaları ve entelektüelleri tarafından, Hristiyan dünyasının günahlarına karşılık Tanrı'nın gönderdiği bir ceza, bir Flagellum Dei (Tanrı'nın kırbacı) olarak yorumlanmıştır. Rönesans hümanisti ve daha sonra Papa olacak olan II. Pius, 1459'da Mantua Konsili'nde yaptığı konuşmada, Türk tehdidini Avrupa medeniyetine yönelik varoluşsal bir tehlike olarak sunmuştur. Piccolomini'ye göre Türkler, sadece Hristiyanlığın değil, aynı zamanda güzel sanatlar ve edebiyata da düşmandı. İstanbul'un fethinden sonra kütüphanelerin yakıldığı, sanat eserlerinin tahrip edildiği yönündeki çoğu abartılı veya kurgusal anlatılar, Türklerin "barbar ve medeniyet düşmanı" temasını pekiştirmek için kullanılmıştır. Bu retorik, Avrupa'nın kendi içindeki siyasi bölünmüşlüğü aşarak yeni bir Haçlı Seferi ruhuyla birleşmesi gerektiğini savunan Türk tehlikesi literatürünün temelini oluşturmuştur.

Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağı

16. yüzyıl, Türkengefahr (Türk tehdidi) kavramının en yoğun yaşandığı dönemdir. Protestanlığın kurucusu Martin Luther, erken dönem yazılarında Türkleri, yozlaşmış Katolik dünyasını cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderilmiş bir kırbaç olarak nitelendirmiştir.Türklerin Viyana'yı kuşattığı sırada kaleme aldığı Vom Kriege wider die Türken adlı eseri, bu dönemin en etkili teolojik-politik metinlerinden biridir. Luther, bu eserinde geleneksel Katolik Haçlı Seferi fikrine şiddetle karşı çıkmıştır. Ona göre, Papa'nın liderliğinde yapılan Haçlı Seferleri, Tanrı'nın iradesine karşı gelmekti; çünkü Türkler, Tanrı'nın günahkar Hristiyanları cezalandırmak için gönderdiği bir "ilahi sopa" idi. Tanrı'nın sopasına karşı savaşmak yerine, Hristiyanların önce tövbe etmesi ve günahlarından arınması gerekiyordu. Ancak Luther, bu teolojik duruşunun pasifist bir teslimiyet olarak algılanmasını da engellemek istemiştir. Eserinde ince bir ayrım yaparak, "savaş" ile Haçlı Seferi'ni birbirinden ayırmıştır. Luther'e göre, eğer savaşı Papa veya Kilise adına değil, sivil otorite olan imparator halkını korumak adına başlatırsa, bu meşru bir savunma savaşı olurdu. "Eğer Türk'e karşı savaşılacaksa, bu İmparator'un emriyle, onun sancağı altında yapılmalıdır" diyerek, savaşı seküler bir meşru müdafaa zeminine çekmiştir. Bu yaklaşım, Türk tehdidine karşı askeri direnişi meşrulaştırırken, Papalığın bu savaştan siyasi ve dini rant elde etmesini engellemeyi amaçlamıştır.

Macaristan Ulusal Müzesi'nde bulunan 16. yüzyıldan kalma bir baskıda, Türk savaşçının bebekleri katlettiğini tasvir ediyor.

Bu dönemde matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte, Türkler hakkında binlerce propaganda broşürü basılmıştır. Bu yayınlardaki görsellerde Türkler, "bebekleri şişe geçiren vahşiler" olarak resmedilmiş, kiliselerde Türk ordularının geldiği haber veren "Türk Çanları" (Almanca: Türkenläuten, Türkenglocken) çalınmıştır.Desiderius Erasmus 1530 yılında yazdığı De bello Turcico kitabında, Türkleri; "barbar", "kökeni belirsiz" ve "zalim" olarak tanımlayarak dönemin yaygın söylemini tekrar etti. Erasmus'un asıl hedefi, Haçlı Seferleri adı altında savaş çığırtkanlığı yapan Hristiyan prenslerdi. Erasmus'a göre, Hristiyanlar ahlaken öylesine yozlaşmıştı ki, Türklerden farkları kalmamıştı, hatta onlardan daha kötü durumdaydılar.Erasmus, Avrupalıların kendi "içlerindeki Türkleri" yenmeden dışarıdaki Türk'ü yenemeyeceğini savundu:

Eğer gerçekten Türkleri boynumuzdan söküp atmak istiyorsak, önce kalplerimizden daha da iğrenç bir Türk ırkını kovmalıyız; açgözlülük, hırs, iktidar tutkusu, kendini beğenmişlik, tanrısızlık, savurganlık, zevk düşkünlüğü, sahtekârlık, öfke, nefret ve kıskançlık.

Niccolò Machiavelli, modern siyaset biliminin kurucu metni sayılan Prens adlı eserinde, Osmanlı devlet yapısını monarşi türlerini analiz etmek için bir model olarak kullanmıştır. Machiavelli, Türk İmparatorluğu'nu, feth edilmesi son derece zor ama bir kez ele geçirildikten sonra elde tutulması çok kolay bir yapı olarak tanımlamıştır. Ona göre, Osmanlı'da tüm devlet aygıtı tek bir hükümdara bağlıydı ve diğer yöneticiler (paşalar, vezirler) onun kulları statüsündeydi. Bu yapı, içeriden isyan çıkarmayı veya soyluları ayartarak krala karşı kışkırtmayı imkansız kılıyordu, çünkü halkın gözünde bu atanan yöneticilerin Sultan'dan bağımsız bir meşruiyeti yoktu. Machiavelli'nin bu analizi, Türkleri dini bir düşmandan ziyade, mutlakıyetçi bir güç modeli olarak sunmuştur. Bu model, Avrupa siyasi düşüncesinde doğu despotizmi kavramının temellerini oluşturacak şekilde, özgürlüğün, aristokrasinin ve sivil hakların olmadığı bir rejim olarak kodlanmıştır. Giovanni Botero gibi sonraki dönem düşünürleri, Machiavelli'nin "devlet aklı" kavramını eleştirirken, Türklerin başarısını Tanrı'nın iradesine değil, tiranlığa, şiddete ve Hristiyan prenslerin aksine "ahlaki kaygılardan yoksun olmalarına" bağlamışlardır.

Ancak bu dönemlerde Türk imgesi sadece korkudan ibaret değildir. Aynı zamanda bir hayranlık ve gıpta unsuru da barındırır. Habsburglara elçi olarak giden Ogier Ghiselin de Busbecq gibi hümanistler, Türk ordusunun disiplinine, liyakat sistemine ve temizliğine hayran kalmış, bunu Avrupa'nın soyluluğa dayalı yozlaşmış sistemiyle kıyaslamıştır. Bu ikilem, Robert Schwoebel'in belirttiği gibi, "Hilal'in Gölgesi" altında yaşayan Avrupa'nın, Türkleri hem yok edilmesi gereken bir düşman hem de askeri/idari bir model olarak görmesine neden olmuştur

Osmanlı'nın gerileme dönemi

18. yüzyılda Osmanlı'nın gerilemesiyle korku yerini küçümsemeye bırakmıştır. Aydınlanma düşünürleri, Türk karşıtlığını teolojik zeminden medeniyet zeminine taşımıştır. Montesquieu, İran Mektupları ve Kanunların Ruhu adlı eserlerinde geliştirdiği Oryantal Despotizm teorisiyle, Osmanlı İmparatorluğu'nu bu yönetim biçiminin en eksiksiz örneği olarak sunmuştur. Bu teorik çerçeve, Türkleri sadece siyasi bir rakip değil, aynı zamanda biyolojik ve çevresel faktörlerle Batı değerlerinden ayrışan irrasyonel öteki olarak kodlamıştır. Montesquieu'nün iklim teorisine dayandırdığı bu görüşe göre; sıcak iklim, Türklerin doğuştan tembel ve "köle ruhlu" olmasına neden olmuş, bu durumun doğal bir sonucu olarak da özgürlük ve hukuk devleti gibi kavramların bölgeye yabancı kalacağı iddia edilmiştir.Montesquieu'ya göre bu toplumsal yapı, ancak rasyonel yönetimden yoksun bir şekilde, korku ve şiddet aracılığıyla ayakta tutulabilir. Osmanlı devlet yapısını "sürekli uygulanan şiddetli tedavilerle ayakta duran, hafif ve düzenli bir diyetle desteklenmeyen hasta bir beden" olarak betimleyen Montesquieu, bu metaforla 19. yüzyıl diplomatik literatürüne damga vuracak olan Avrupa’nın hasta adamı teriminin entelektüel temellerini atmıştır. Tarihsel perspektifinde ise Türklere yapıcı bir medeniyet rolü tanımayan Montesquieu, Türklerin geçmişinde "dövüş, soygun ve cinayetten" başka bir şey bulmanın zor olduğunu, onların "faydalı ve sessiz bir çalışma" döneminden yoksun olduklarını savunarak oryantalist bir tarih anlatısı kurgulamıştır.Voltaire ve Leibniz gibi düşünürler de Türklerin Avrupa medeniyetinin gelişimi önünde bir engel olduğunu savunmuşlardır.Voltaire, Osmanlı sarayını aydınlanmadan yoksun bir yer olarak görmüş ve "Kuzeyli prenslerin (Rusya ve Prusya) Osmanlı'dan daha aydınlanmış" olduğunu iddia etmiştir. Türkleri, okuma yazma bilmeyen, güzel sanatları ihmal eden ve kadınları hapseden bir halk olarak betimlemiş, bu özellikleri nedeniyle onların "yok edilmeyi hak ettiğini" savunmuştur. Voltaire'in gözünde Türkler, Yunanistan'ı "harap eden, yoksullaştıran ve barbarlaştıran" bir güçtür ve antik kahramanların "küllerini ayaklar altına almaktadırlar". Katerina'nın Türkleri yenmesini büyük bir coşkuyla karşılayan Voltaire, Türklerin sadece "aşağılanmasının yeterli olmadığını, sonsuza dek Asya'ya sürülmeleri" gerektiğini ve Avrupa'dan kovulmalarının medeniyet ile aydınlanmanın yeniden canlanması için elzem olduğunu savunmuştur. Ona göre Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntıları üzerinde, hoşgörü ve özgürlüğün hüküm süreceği bir Yunan imparatorluğunun kurulması aydınlanma idealinin bir gereğidir.Volney ve Baron de Tott gibi gezginlerin hatıratları, Türk toplumunu "gelişime kapalı" ve "batıl inançlara saplanmış" olarak tasvir ederek, 19. yüzyıl emperyalizminin medenileştirme misyonuna meşruiyet kazandırmıştır.

İngiliz ağaç oymacısı John Byfield tarafından 1825'te çizilen A Terrible Turk başlıklı gravür. 19. yüzyıl Avrupa sanatında Türklerin vahşi ve ürkütücü figürler olarak tasvir edilmesi, dönemin Türk karşıtı algısının ve Doğu sorunu bağlamındaki siyasi propagandanın bir parçasıydı.

Filhelenizm'in yükselişi

19. yüzyılda Türk karşıtlığının karakterini değiştiren en önemli faktör, Avrupa'da yükselen Romantizm akımı ve Filhelenizm olmuştur. Antik Yunan medeniyetini Avrupa'nın beşiği olarak gören Lord Byron, Victor Hugo ve Percy Bysshe Shelley gibi romantik entelektüeller, modern Yunanları, antik Yunanların doğrudan torunları, Türkleri ise bu kutsal toprakları işgal eden barbarlar olarak kodlamışlardır. Yunan Bağımsızlık Savaşı ile Avrupa kamuoyunda yaratılan bu hava, Türkofobiyi bir entelektüel duruş haline getirmiştir. Victor Hugo Les Orientales adlı eserinde Türkleri yıkıcılık, gaddarlık, despotluk ve şehvet düşkünlüğü ile özdeşleştirmiştir.Lord Byron ise bizzat savaşa katılarak bu düşmanlığı romantize etmiştir. Bu entelektüel zemin üzerinde, İngiltere Başbakanı William Ewart Gladstone, Türkofobi kavramının modern politik mimarı olmuştur. 1876'da yazdığı Bulgarian Horrors broşüründe Türkleri "insanlığın devasa bir insanlık dışı örneği" olarak tanımlamış ve Avrupa'dan "tası tarağıyla" atılmaları gerektiğini savunmuştur.Gladstone'un bu tutumu, Türk karşıtlığını liberalizmin ve insan hakları savunuculuğunun bir gereği gibi sunarak, Batı kamuoyunda kalıcı bir "Ahlaki Türkofobi" yaratmıştır. Gladstone'un şu sözleri tarihe geçmiştir:

Türkler, suiistimallerini tek bir şekilde ortadan kaldırabilirler: Kendilerini ortadan kaldırarak. Zaptiyeleriyle, müdürleriyle, binbaşılarıyla, paşalarıyla, hepsi birden, taslarını taraklarını toplayıp, yakıp yıktıkları ve kirlettikleri bu topraklardan defolup gitmelidirler.

Propaganda

I. Dünya Savaşı

Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşımını öngören Sykes-Picot Anlaşması'nın mimarı Mark Sykes tarafından kaleme alınan, ilk olarak 20 Şubat 1917'de The Times'da yayınlanan ve 1 Haziran 1917 tarihli Avustralya merkezli Colac Herald (Colac_Herald [en]) baskısı ile imparatorluk genelinde yayıma sokulan, Türklerin temiz savaşçı imajını hedef alan The Clean Fighting Turk. A Spurious Claim (Türkçe: Temiz Savaşan Türk: Asılsız Bir İddia) adlı savaş propagandası makalesi.

20. yüzyılın başında Türk karşıtlığı, savaş propagandasıyla endüstriyel bir boyuta ulaşmıştır. Özellikle İngiltere ve ABD'de kurulan propaganda büroları kamuoyunu savaşa hazırlamak için Türkleri sistematik olarak şeytanlaştırmıştır. Bu dönemde üretilen posterlerde ve kitaplarda "The Unspeakable Turk" (Ağıza Alınmaz/Tarif Edilemez Türk) sloganı yaygınlaşmıştır. Arnold Toynbee gibi tarihçilerin o dönemde İngiliz Dışişleri Bakanlığı için yazdığı propaganda metinleri, Türkleri "yönetme yeteneğinden yoksun" ve "azınlıklara zulmeden" bir millet olduğu algısını pekiştirmiş, bu algı Sevr Antlaşması'nın zihinsel altyapısını oluşturmuştur. Bu dönemde üretilen sahte haberler ve abartılı anlatılar, Batı dünyasının Türklere yönelik algısını yıllar boyunca zehirlemiştir.

Dönemin İngiliz Başbakanı David Lloyd George'un kullandığı dil, bu propagandanın zirve noktası olarak kabul edilir. Lloyd George, Türkleri "insan kanseri" olarak nitelemiş ve "yönettikleri toprakların etine işleyen, her yaşam lifini çürüten bir ıstırap" olduklarını söylemiştir. Bu biyolojik ve patolojik metafor, Türklerin siyasi bir varlık olarak meşruiyetini tamamen elinden almış ve onlara yapılacak her türlü müdahaleyi rasyonalize etmiştir. Propagandalarda, Türkler; "insan dışı", "mahkum ırk", "aşağı ırk", "medeniyet yıkıcı", "zulümkar", vahşi hayvan", "çekirge sürüsü", "medeniyet ve özgürlük düşmanı, "medenileştirilemez ırk" gibi hakaretlerle sistematik olarak aşağılanmıştır.

Blue Book

Wellington House tarafından hazırlanan en etkili ve uzun vadeli sonuçları olan eser, kısaca Blue Book olarak bilinen The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire adlı rapordur. Lord Bryce'ın editörlüğünde ve genç tarihçi Arnold Toynbee'nin derleyiciliğinde hazırlanan bu 700 sayfalık çalışma, savaş koşullarında toplanan misyoner raporları ve Ermeni komitelerinin ifadelerine dayanarak, Türk hükümetinin Ermenilere yönelik sistematik bir imha politikası yürüttüğünü iddia etmiştir. Kitap, Amerikan kamuoyunu etkilemek için "tarihsel bir belge" formatında sunulmuş olsa da, temel amacı Müttefiklerin Osmanlı'yı parçalama planlarına ahlaki bir zemin kazandırmaktı.

The Clean-Fighting Turk

The Clean-Fighting Turk (Türkçe: Temiz Dövüşen Türk) ifadesi, özellikle I. Dünya Savaşı'nın Çanakkale Savaşı safhasında İngiliz-Avustralya basınında kullanılan bir söylemdir. Bu ifade, Türk askerinin savaşta dürüst, mert, kurallara saygılı ve gereksiz vahşetten uzak bir şekilde çarpıştığı yönündeki algıyı anlatır. Batı basınında, özellikle ANZAC askerlerinin hatıratlarında, Türk askerleri çoğu düşman orduya kıyasla şövalye ruhlu ve centilmen olarak tasvir edilmiştir.Wellington House'un "barbar Türk" anlatısını zayıflattığı için, İngiliz propagandası bu olumlu imgeyi kırmak adına özel bir çaba sarf etmiştir. 1917 ve 1918'de yayınlanan The Clean-Fighting Turk başlıklı broşürlerde, bu algının bir "Alman yalanı" veya "yanılsama" olduğu iddia edilmiştir. Bu metinlerde, Türklerin aslında Alman militarizminin sadık öğrencileri olduğu, esirlere korkunç muameleler yaptıkları ve "temiz dövüşme" maskesi altında vahşi bir doğaya sahip oldukları işlenmiştir. Propaganda, askerlerin sahadaki deneyimini itibarsızlaştırarak, siyasi hedeflere (Osmanlı'nın tasfiyesi) uygun nefret söylemini yeniden tesis etmeye çalışmıştır.

Notlar

  1. Kurucu öteki (İngilizce: Constitutive other) ve Kurucu dışsallık (İngilizce: Constitutive outside) kavramları, bir kimliğin veya sistemin kendi varlığını ancak dışladığı veya kendisinden farklı gördüğü bir unsura referansla inşa edebileceğini savunur. Bu yaklaşıma göre hiçbir kimlik kendi başına tam ve kapalı bir bütün değildir. Aksine, "ben" veya "içerisi" tanımı, sınırın dışında bırakılan ötekinin varlığı sayesinde anlam kazanır. Dolayısıyla dışlanan veya farklı kabul edilen unsur, merkezin sınırlarını bizzat çizdiği ve ona bir tanım alanı sağladığı için kimliğin oluşumunda ikincil bir öge değil, mantıksal ve yapısal bir zorunluluk, yani kurucu bir güçtür. Daha fazla bilgi için İleri okumalar başlığı altındaki makalelere göz atınız.
  2. II. Urbanus'un "Pers krallığından bir ırk" ifadesi, Selçuklu Türklerinin o dönemde Pers (İran) coğrafyasına hakim olmalarından ve Orta Çağ'da yeni ortaya çıkan toplulukları tanıdık antik isimlerle anma geleneğinden kaynaklanmaktadır.
  3. ANZAC (Avustralya-Yeni Zelanda) literatüründe Johnny Turk terimi de kullanılır.

İleri okumalar

Constitutive Other & Constitutive Outside

Clermont Konsili

I. Dünya Savaşı

Üst